Sayfalar

20 Temmuz 2016 Çarşamba

arin bu aralar..

arin bu aralar pek komikleşti. konuşmaya başladı ya eni konu, tadından yenmiyor.


geçen akşam uyuturken döndüm elini tuttum "elimi tutma" diye çok düzgün bir şekilde çemkirdi.


dün banyo yaptırırken şampuan faslından nefret etti, "naposun ya naposun? kulaklalıma naposun?" diye çığrındı :)


geçenlerde gözüm mikrop kapmış, sabah bi kalktım açamıyorum. arin'i de aldım doktora gittim. neyse doktor baktı etti, sonra masasına oturdu biz de karşısındaki koltuklara. adam daha ağzını açmadan arin "ellerinize sağlık" dedi çat diye. koptuk :)


evin kapısını açıyorum eve giriyo "hoşbuuduuk" diye. sonra salona geçiyor "neyaba toovizyon" diye selam veriyor.


soku soku baçi baçi diye portekizce bir şarkı var, tatilde öğrendi. sürekli onu dinlemek istiyor.


bir anda kalkıyor ve hepimizi kaldırarak "hadi baasaaat" oynayalım diyor. sonra elele tutuşup dönüyor "baaasaaatalım ustaaa olmus ben saaataalım"


çok tatlı oldu çok..canım benim..


ben napıyorum bu aralar? son zamanlarda pek bir şey yaptığım yok..geçenlerde bir tiyatro izledim, sevmedim oyunu, anlatasım yok o yüzden..ama üzüldüm çok..


o yüzden, ben bu aralar hep arin'in baktığı yöne bakıyorum..



1 Temmuz 2016 Cuma

normal anneler gibi..

açtım bomboş yeni kayıt sayfasını öyle bakıyorum. bir sürü şey yazasım var..bir sürü kişiye sövesim var..ama enerjim yok bunu yapmaya..öyle ipleri kopmuş kukla gibiyim sanki..


facebooku açıyorum..hala ölen arkadaşlarımızın fotoğrafları düşüyor akışa..sonra ağlayanlar..sonra limanda yapılan anmanın videoları..ve bir de konfetiler! açılış yapmışlar, konfeti patlatmışlar, selfie çekmişler, bugün bayram demişler..üzülmemişler, o limanı kapatmamışlar, kıl payı kurtulan, arkadaşlarını toprağa verenleri tekrar orada çalışmaya zorlamışlar, kanları, parçaları, yıkıntıları şööyle bir süpürmüşler, insanları doldurmuşlar yine o alana, "hata bizde" dememişler, "suçluyuz" dememişler, "korumak görevimiz, koruyamadık" dememişler, arkalarından bir fatiha bile okuduklarını sanmıyorum..


ben bu haldeysem, alana gidip çalışmak zorunda bırakılan arkadaşlarım ne halde, düşünemiyorum..


geçen hafta tatildeyken arin'in akşam uykusu gelince aras ile onu pusetine atıp otelin etrafında turlamaya başladık. baya arkalara kadar yürüdük. karanlık ve ıssız yerlerdi, odalar falan boş, otelin duvarı, yanda yol..karanlık ya oğlan çabucak uyudu tabii..ertesi gün tekrar uyku saati gelince aras'a "sen keyfine bak ben 10 - 15 dakikaya uyutur gelirim" dedim. tek başıma turlamaya başladım. aynı ıssız tarafa gittim, karanlık ve sessiz arin rahatça dalar diye..sonra bir ürperti geldi bana, korktum o ıssızlıktan, baktım arin dalmış hemen geri döndüm aras'ın yanına..dedim ki "ya terör merör var, şimdi şurdan bir manyak girip tarasa bi bok yapamayız, öyle korktum ki arka tarafa gidince" aras, "bi daha yalnız gitme o tarafa zaten, buralarda ol" dedi. bir tatil köyündeyiz, aklıma böyle bir ihtimal geliyor, tatil köyünün güvenlikçileri falan da var ama benim aklıma böyle bir ihtimal geliyor ve kocama söylüyorum. ve genelde sakin olan ve son derece aklıbaşında olan kocam bu ihtimale saçmalama diyemiyor. çünkü bu ihtimal var! çünkü bir manyak gerçekten de gelebilir! çünkü ben saçmalamıyorum...


demin ekşisözlük'te de benzer bir başlık okudum. tunus'taki plaj saldırısı benzerini yapabilirler falan diyorlardı. bu ihtimal son saldırıdan bile önce aklımdaymış demek ki, bilinçaltımdaymış..ürperdim..düşünmek zorunda bırakıldıklarımızdan korktum..


ben bu hafta üç kişilik çekirdek ailemizin tatilini yazacaktım oysa ki..arin'in başta havuza nasıl çığlık kıyamet girdiğini, sonra balık gibi yüzdüğünü, atladığını, meymee suyuuu diye ortalığı ayağa kaldırdığını, mini discoda nasıl dans ettiğini, anne dediğin kişinin tatilini miniclup'ta geçirme zorunluluğunu yazacaktım..komik, tatlı, eğlenceli şeyler yazacaktım..hani dünyanın başka bir yerinde güzel bir ülkede yaşayan normal anneler gibi... içinde terör, güvenlik korkusu taşımayan, tek derdi çocuğunun yediği, yemediği olan anneler gibi... normal anneler gibi..


bu ülke ne zaman normal bir anne olmama izin verecek bilmiyorum?!

30 Haziran 2016 Perşembe

havaalanı

bugün sana havaalanını anlatayım istiyorum bilogcan..


ben eskiden havaalanında çalışıyordum. dış hatlar gidişte.


zevklidir havaalanında çalışmak. hele bir de yaptığın işi seviyorsan tadından yenmez. ekip olarak çalışırsın. vardiyaların vardır. her vardiyada aynı insanları görürsün. temizlikçisinden, müdürüne, güvenliğinden aşçısına kadar aynı insanlar, farklı şirketlerde de olsa seninle aynı vardiyayı dönerler. işe her gidişinde onlarca insanla selamlaşırsın yani. arkadaşlık da bir başkadır orada. neticede ailenden çok ekip arkadaşlarını, evinden çok havaalanını görürsün. hani bir laf vardır ya "birbirinin hayatına dokunmak" diye, orada ne dokunması, bodoslama dalarsınız birbirinizin hayatına. nikahın olacaktır mesela, tek tek davetiye dağıtılmaz, ofise panoya asılır davetiye, herkes içindir o davet, senin ekibinden olsun olmasın herkes içindir, herkes davetlidir. ailen olur oradaki insanlar, en yakınların...


vardiya başlangıç, bitişleri çok şenlikli olur. eğer vardiyan bitiyorsa sabırsızlanırsın, bir an önce devir alsınlar istersin seni. bir de başka ekiplerdeki arkadaşlarını görürsün o zamanlarda, iki çift laf edersin, günün özetini geçersin. vardiyan yeni başlıyorsa, hem "yine geldik başlıyoruz" diye serzenirsin, hem de heyecanla görev yerine koşarsın. devralırsın arkadaşlarını...


bir sürü insanla etkileşime geçersin gün içinde. bir sürü...yüzlerce...farklı yerlerden, milletlerden, kültürlerden dünyanın dört bir yanına seyahat eden bir sürü insan... bazıları seni neşelendirir, bazılarıysa öyle sinir eder ki tüm gün kalır o sinir üzerinde..artık her milletin insanının neye ne tepki vereceğini çözmeye başlarsın. mesela hintliler, bütün yolculuk hikayelerini sana anlatırlar en sonda da valizim nerde diye sorarlar, bunun geyiği bitmez iş arkadaşlarınla aranda.


iş arkadaşların çok önemlidir alanda. her anın onlarla geçiyor. beraber iki arada bir derede sigaraya kaçarsın, on dakikalık yemek molana koşarsın birlikte. servise koşarsın. hep bir koşturma...koşup durursun, uçağa koş, yemeğe koş, servise koş, takviyeye koş, bilmem kim yolcuyla tartışıyormuş, yardıma koş...koş..


mesai biter..ohh..seni devralan sana "iyi istirahatler" diler. çıkana kadar gördüğün herkes "iyi istirahatler" diler, sen de "kolay gelsin" dersin..


salı gecesi o arkadaşlarım çıkıyor muydu, yeni mi gelmişlerdi işe bilemiyorum. ama onlara o gece hiç "kolay gelmedi"...


iyi istirahatler arkadaşlarım, huzurlu istirahatler..

16 Haziran 2016 Perşembe

evlat

arin iki gündür ateşli. boğaz enfeksiyonu geçiriyor. ama neşesi, keyfi yerinde çok şükür...


o nedenle iki gündür kreşe gitmiyor.


bu sabah biz çıkarken uyuyordu. çıkmadan kocaman kocaman öptüm uyanmadı, istifini bile bozmadı :) sonra aklıma düştü, aras'a sordum "herkes çocuğunu bu kadar çok seviyorsa neden insanlar bu kadar rahat birbirlerini öldürüyorlar?"


aras "demek ki herkes bu kadar çok sevmiyor belki de?!" dedi..


gerçekten böyle bir şey mümkün olabilir mi? evladı daha az sevmek? evlat sevgisi ucu bucağı, tanımı, sınırı olmayan bir sevgi değil mi?


dünyadaki tüm cinayetler, savaşlar, kötülükler evlat sevgisiyle açıklanabilir mi bilmiyorum...belki insanoğlunun bencilliği en büyük sebep. herkes evladını aklını kaybedecek kadar çok seviyor ama herkes aynı şekilde bencil de aynı zamanda. bilmiyorum, bilemiyorum...


sonra fark ettim ki bugün berkin'in vurulduğu günmüş. annesinin içinin yanmaya başladığı günmüş. onu vuran, emri verenin de evladı var ve ben hiç sanmıyorum evlatlarını sevmediklerini. aynı benim gibi içleri titriyordur evlatlarına...ama benciller, çok benciller. ben başka türlü açıklayamıyorum kendime bu durumu...


karşımızdaki küçücük bir çocuk da olsa, kocaman bir insan da olsa ne farkeder, o da bir annenin evladı, kuzusu...bunu unutmamak bizi iyi bir insan yapacak.


Allah herkesin evladını korusun, herkesin yüzünü evlatlarından güldürsün.

14 Haziran 2016 Salı

sistem

hamileyken hamilelik zor geliyordu. doğum yaklaştıkça doğum zor olur mu olmaz mı düşünceleri vardı. doğdu, emzirme zor geldi, uykumun bölünmesi zor geldi, bu kadar küçük bir varlığın bana bu kadar muhtaç olması zor geldi...daha unuttuğum ve zor gelen bir sürü şey olmuştur, eminim.


şimdi düşününce aslında en kolay zamanlarmış. büyüdükçe zorlaşıyor ama zorlaşan çocuk değil, şartlar, içinde büyümek zorunda olduğu toplum, ayak uydurmak zorunda kaldığı sistem...ohooo yani, çocuk haricindeki herşey daha da zorlaşıyor.




önceden, yani anne olmadan önce, çocuk yetiştirmeye başlamadan önce, herşeyi dışardan gördüğüm zamanlar çocuk bakımının maddiyatla fena halde ilişkili olduğunu düşünürdüm. yani paran varsa ohoooo bir sürü çocuk bakabilirsin derdim. pek de öyle değilmiş işin aslı..


yani evet, bezdi, mamaydı, okul masraflarıydı, ihtiyaçlarıydı, oyuncaklarıydı, yemesiydi, içmesiydi bunlar hep para.




ama para herşeye çare olmuyor çocuk yetiştirirken.




göz ardı etmemiz gereken bir canavar var: sistem.




sistem paran olsun olmasın çocuğunu istediğin gibi yetiştirmene müsade etmiyor.


sistem diyor ki, herşey ateş pahası, hele okullar, kurslar, çocuğunun sosyalleşmesi için gereken herşey ateş pahası ve sen buna eve giren tek bir maddi kaynakla yetişemezsin, sen de çalış diyor.


çalışıyorsun, geleceği için, okul taksidi için, kendin için.




sonra bir bakıyorsun sistem önüne iki seçenek koyuyor: ya çocuğunu sekiz saat bir binanın içine hapsedeceksin ya da yarım gün gidebileceği daha uygun fiyatlı devletin açtığı kurumlara vereceksin.


ama aynı sistem bu arada sana diyor ki, minimum sekiz saat çalışacaksın ve istanbul gibi bir şehide git gel üç saat yol yapacaksın, toplamda hayatının 11 -12 saatini bana satacaksın.




al işte çocuk ortada kaldı! şimdi para bunun neresinde duruyor?! ben para vererek çocuğumla benim aramızda kalan 3 -4 saatlik açığı satın alabiliyor muyum? hayır!




çok uzun, çetrefilli bir konu aslında bu. tartışmanın faydası var mı ondan bile emin değilim?!


bu boktan sistemi döndürenlerin en tepesindeki en az üç çocuk diyor. hiç çocuklu kadını yarım sayıyor. halbuki bak tek çocukla ne kadar "tamam"ız bu sistemde! yersen....

24 Mayıs 2016 Salı

kreş

ohooo bir ay olmuş bir şey yazmayalı. hem yazacak bir sürü şey var gibi hem de yok gibi...


geçen gün bir arkadaşım çocuğunu kreşe göndermeyi düşündüğünü söyledi. ay dedim süper, gönder gönder, çocuk akranlarıyla takılsın falan dedim. neticede kreş aramaya başlamış. yok yemekler, yok aktiviteler, yok yeri, yok bahçesi vs. derken iyice bunalmış.


kreş aramak?!


arin 18 aylık olduğundan beri kreşe gidiyor. pedagog tavsiyesiydi ve gerçekten çok faydası oldu kreşin.


ancak biz kreş aramadık. yani düşününce, aramamışız. önceliğimiz eve yakın olmasıydı ve oyun grubunun olmasıydı, zira 2 saat falan gidecekti kreşe. ancak eve yakın kreşleri araştırdığımda nerdeyse hemen hemen hepsinin 2 yaş altında çocukları kabul etmediğini öğrendim. sonra bir gün kocca, arin ile evin civarında yürüyüş yaparken, arin'in şu an gittiği kreşi görmüş ve içeri dalıp anlatmış derdimizi. ertesi gün de gittik kreş müdürüyle konuştuk, anlaştık ve arin'i göndermeye başladık. önceleri günde 2 saat oyun grubu olarak başladı, iki yaşından sonra da sabah 7.30 öğlen 13.00 olarak devam etmeye başladı, halen de böyle. kahvaltısını ve öğle yemeğini kreşte yiyor, uykusu evde.


düşünüyorum da hiçbir şeyi sorgulamamışım ben kreş hakkında. istediğim her an gidip bakabilirim onda bir sorun yok. ama ne bileyim yemektir, içmektir, tv var mı, izletiyorlar mı hiiiiç sorgulamadım bunları. her ay başında bir yemek listesi geliyor, ordan aklıma gelirse takip ediyorum ne yiyip içtiğini, gördüğüm kadarıyla sebze ağırlıklı menüleri var.


şu ana kadar büyük bir sorun yaşamadık kreşle ilgili. gördüğüm kadarıyla arin de baya seviyor okulunu. ağlama, zırlama, gitmicemm falan yok, gayet dönüyor totosunu giriyor içeri :) sanırım çok çok aksi bir durum olsaydı anlardık çocuktan.


zaten öğretmeni de whatsaap ile falan fotoğraf, video gönderiyor, adam orada mutlu yani :)


benim kreşten tek bir beklentim vardı, öğretmenler ilgili ve dikkatli olsun ve bol bol oyun oynansın. öyle etkinlik yapsın, organik yemek pişsin, ingilizce öğrensin, obua çalarken aynı zamanda koşabilsin falan gibi beklentilerim hiç yoktu.


yani neticede, şimdilik memnunum durumdan. bir de şu kitap, süpriz ve oyuncak günleri atlamasam daha iyi olacak :)


diyeceğim o ki, henüz 2-3 yaşında çocuklar için bu kadar kapsamlı bir araştırmaya gerek yok. eve ya da işinize yakın olsun, güvenli olsun, öğretmenleri merhametli olsun ve bolca oyun oynansın yeter. eğitim hayatının ilk basamağı falan değil bence kreş, akranlarıyla gözetim altında vakit geçirdiği ve çokca eğlenmesi gereken bir yer. ayol ödev verilen kreşler bile varmış diye duydum! boku çıkmasa olmaz zaten!

22 Nisan 2016 Cuma

bayram

yarın bayram bitanem. sizin bayramınız, çocukların bayramı.


hani adını yeni yeni söylemeye başladığın atatürk var ya, bu bayramı o sizlere armağan etti.


büyüdükçe gerek okulda, gerek hayatın içinde adını çok duyacaksın. kim sana onu nasıl anlatacak bilmiyorum ama becerebildiğim kadar ben biraz nasıl anlatacağımı anlatayım istiyorum...


sana sığ bir şekilde çocukken tarlada kargaları kovaladığını söyleyecekler belki de..bense sana bu güzel çocukluk hikayesini 23 nisan çocuk bayramında, çocuk olmanın muhteşemliği eşliğinde anlatacağım. tarlada karga kovalayan çocuğun büyüyünce çocuklara bayram armağan eden tek devlet büyüğü olduğunu anlatacağım, bir yanının hep çocuk kaldığını anlatacağım..


kinayeli bir biçimde içki içerdi diyecekler. içerdi oğlum, insandı, keyifleri vardı..o sofralardan, o müziklerden, o yemeklerden keyif alırdı, kimbilir o sofralarda neler konuşuldu, ne kararlar alındı. ben sana 29 ekim cumhuriyet bayramında bir duble rakı, bir avuç beyaz leblebi, fonda vardar ovası ile anlatacağım o sofraları. beraber cumhuriyetimizi kutlayacağız..


başarısını küçümseyecekler, "ordu yaptı, o savaşmadı" diyecekler. 30 ağustos zafer bayramında o müthiş zaferi, başkomutanlık meydan muhaberisini anlatacağım sana. onun ne kadar iyi bir asker, ne kadar müthiş bir kumandan olduğunu anlatacağım.


belki de dedikleri tek doğru şey, gençliğini yaşayamadığı olacak. 19 mayıs atatürk'ü anma ve gençlik bayramında bir deniz kenarında onun bandırma vapuru ile samsun'a çıkarak kurtuluş savaşını başlattığını anlatacağım sana. bu ülkenin çocukları gençliklerini yaşasın diye savaş verdiğini anlatacağım, ve bu tarihi gençlere bayram olarak armağan etmesinin gençlere ne kadar çok güvendiğini gösterdiğini anlatacağım.


ağızlarından ateşler çıkarak "dinsizdi!" diyecekler. her 10 kasımda onun ruhuna dua ederken sana onun, "din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır" dediğini söyleyeceğim. ezanı türkçe okuttuğunu anlatacağım, Kuran'ı türkçe tercüme ettirdiğini ve ücretsiz dağıttığını anlatacağım, hutbelerin türkçe verilmesini sağladığını anlatacağım ve en mühimi belki de, laiklik ilkesini anlatacağım, din ve devlet işlerinin neden birbirinden ayrı olması gerektiğini anlatacağım.


sana atatürk'ün devrimlerini, ilkelerini anlatacağım.


şu an ülkemiz bu devrimlerden uzaklaşıyor gibi görünüyor oğlum. ileride muhtemelen soracaksın "neden bir şey yapmadınız?" diye. insan olarak yapabileceğim birçok şey var ve yapmak için çabalıyorum inan. ama bir anne olarak yapabileceğim tek bir şey var oğlum, seni yetiştirmek. bu ülkenin düşünen, sorgulayan, sağduyulu, vicdanlı insanlara ihtiyacı var ve benim şu an elimden gelen seni bu değerlere sahip olarak yetiştirebilmek. umarım babanla beraber başarırız bunu.


bayramın kutlu olsun yavrum! bu bayramı kendi çocuğunla kutlayacağın günleri de gör..


seni seviyorum, çok....