Sayfalar

tespit ettim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tespit ettim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2017 Cuma

"her şekilde" çocuklu tatil

arin ile bu yaz hem her şey dahil, hem butik otel gezmece görmeceli hem de anane - dede yazlık evli tatil yaptık.


yani her şeyi bir yaz içinde deneyimledim. artık bu konuda en çok bana soracaksınız ahahaha..


yaz başında her şey dahil konseptli bir tatil yaptık. geçen yaz gittiğimiz otele gittik, risk almak istemedik hem çok rahat etmiştik hem de bu sefer arkadaşlarımız da yanımızda olacaktı ve onların da 3.5 yaşında bir oğulları vardı. bildiğin yer en iyisidir böyle bir durumda..


aynı yere gittiğimiz için arinço yabancılık çekmedi ve en güzeli de animasyon ekibi değişmemişti zira geçen sene kids cluptan sorumlu ablayı arin de biz de çok sevmiştik. valla o kız her eve lazım, ben bu kadar çok çocukları seven başka bir insan görmedim!


sanırım tatillerde rahat etmemi arin'e kolluklarıyla tek başına havuza atlama ve merdivenlerden çıkma özgüvenini vermeme borçluyum. havuza atladı ve çıktı, atladı ve çıktı, diğer havuza koştu atladı ve çıktı sonra biraz yüzdü ve en son kaydırağı keşfetti! kaydırak bence 10 yaş ve üzeri çocukların ve yetişkinlerin kayması için uygundu, uzun sayılırdı ve havuza yumuşak bir inişi yoktu. beraber kaç kere o kaydıraktan kaydık ben sayısını bilmiyorum. ama fena eğlendik.


öğlen uykusu mutlaka uyudu çünkü sabahın köründen itibaren havuzdaydık ve çok yoruluyordu. denize giremedik maalesef çünkü çok dalgalıydı ve su ısınmamıştı henüz, arin pek hoşlanmadı. e bi de bütün eğlence havuzun etrafındaydı..


akşam yemeğinden sonra illa mini discoya katıldı. bu sefer dans etti, geçen sene kenarda oturup izlemişti..dans etti etmesine ama tek bir şartla: benimle birlikte! evet arkadaşlar mini discoda çocuklardan bile daha çok eğlenerek dans eden o koca dana bendim! ve bence "aram zam zam" çok başarılı bir şarkı! yazın hiti!


yani işte her şey dahil..değişik ne olabilir ki..her gün bir öncekinin aynısı..sabah kalk, kahvaltıya git, havuza git, öğlen yemeğe git, havuza git, odaya git, yıkan paklan akşam yemeğe git, mini discoda hopla, çocuğu uyut, çocuk pusette bara geri dön, keyif içkini iç..bence gayet iyiydi. ve bence biz arin ile tatillerde bir başka uyumlu ve eğlenceli oluyoruz :)






kurban bayramı tatili başlamadan bir de muğla / dalyan'a gittik. bizim aras ile daha önce iki kere daha kaldığımız bir butik otele. otelde müzik ya da açık büfe gibi, arin'in önceki tatillerinden alışık olduğu şeyler olmadığı için biraz tedirgindim. ama yine de zorluk çekmedik. bu sefer farklı olarak arin'in babannesi de bizimleydi ve bizim yan odamızda kaldılar. bunu da sorun etmedi. havuz yoktu, denize gitmek için ya arabaya ya da tekneye binmemiz gerekiyordu. sadece ilk bir kaç gün akşam yemeğinden sonra "anne hadi dans edelim!" diye tutturdu :) alışkanlık..






iztuzu plajına ve sarıgerme plajına gittik. acayip dalgalıydı su, hatta can kurtaran bir ara düdük çalış milleti sudan çıkarmaya falan çalıştı iztuzu'nda. ama arinço dalgalardan hiç ürkmedi, üstlerine falan atladı. çok komikti, dalga geliyor bizimki üstüne atlıyor dalga bunu 3 metre götürüyo 5 metre getiriyo falan. aras ile benim de korkmamamız arin'e cesaret verdi bence.




sonra, toparlar şelalesi diye bir yere gittik. otoyoldan sağa saptık, toprak bir yola geçtik ve yolun bir yerlerinde bırakılmış arabalar bulduk ve biz de arabayı bıraktık. bundan sonrasına katırlarla devam edecez..edemedik. ortada katır dahi yok. başladık dağ tepe yürümeye. arin'in gıkı çıkmadı! bir 20-25 dk yürüdükten sonra şelaleye ulaştık. kayalardan aşağıya inerek şelaleye ulaştık. havuz gibiydi şelalenin aktığı yer. bir de tahminimizden kalabalıktı. insanlar nevalesini alıp gelmişler, tecrübeliler demek. baya yüzdü arin orada da, buzz gibi suda.


bir başka gün de yuvarlakçay diye bir yere gittik. biz geçen gelişlerimizde de gitmiştik ve çok beğenmiştik. restoranlar var sıra sıra, biz en tepedekine gidiyoruz hep. on numara yemek ve fazla oksijenden bayılış! restoran suların üzerine kurulu, buz gibi dağlardan inen kar suyu ve üstlerinde salıncaklar falan var. ayağımı soktum, yetti valla. :) park da yapmışlar, bizimki parktan çıkmadı, biz de parkın yakınındaki bir sedire (sedir şeklinde yer sofrasında yiyorsunuz) oturduk, çok keyifliydi.


yuvarlakçay




başka bir gün de sarsala koyu'na gittik. nasıl bir yolu var anlatamam.."ohaa manzaraya bak!" diyerek çıktığım yola, keskin virajlı, korunaksız ve dar dağ yolu yüzünden koltuğa mıhlanmış şekilde "Allah'ım nolur bitsin!" diye dualar ederek devam ettim. koya varır varmaz da tüm ekibe "iyice tadını çıkarın buranın, bir daha tekne olmazsa hayyatta gelmem" dedim! koy muhteşem deniz gayet iyi..dalga yoktu, arin'i daha rahat saldık ortama. ama manzara iyiydi hakikaten..


bir de göcek koylarında tekne turu yaptık. henüz arin'e hamileyken yüzmüştüm o koylarda ve arin de yüzsün diye dilemiştim hep. anlatmaya gerek var mı? baya iyiydi..arin'e koydan koya geçeceğimizi anlatmak biraz zor oldu ama sorun çıkarmadı. en çok bedri rahmi koyu'nu göstermek istiyordum, ama uyuyakalmıştı o koya vardığımızda, kısmet..ama ne yüzdük....


aa bi de azmak'a gittik, orada da nehir üzerinde tekne turu yaptık. arin yüzemeyeceğine bozuldu, ben de! yüzmeli turlar sabahtan oluyormuş :/


öğle ve akşamları uyuması için hiç baskı yapmadık. öğlenleri ordan oraya transfer olurken arabada, teknede falan uyudu. akşamları da genelde 10:30'da falan uykusu geldi, ama dediğim gibi uyku saati falan diye darlamadık. kafasına göre takıldı. dönünce düzeni falan da bozulmadı çok şükür..






sanırım blog tarihimin en uzun yazısını yazıyorum ama bodrum'u da anlatayım bir nefeste de başlık eksik kalmasın hiç olmazsa :)


3 gün de bodrum/gümüşlük'e devam ettik biz tatile, aras ve annesi istanbul'a döndü bizi bırakıp. benim annemler gümüşlük'te yaşıyorlar. yani ev tatiliydi bu sefer ki..geçen seferker zorlanmıştım bu tarz tatilde çünkü arin'i oyalayamıyordum. ancak bu sefer büyüdüğünden mi ne, gayet rahat geçti. gümüşlük'ten pek çıkmadık çünkü bodrum mahşer yeri gibiydi. ancak deniz kötü diye akyarlar'a gittik denize ve çook güzeldi..a bir de arin oyuncak diye tutturduğu için turgut reis marina'ya gittik ve ben günler sonra medeniyet gördüm! (beyaz yakalı dramı; medeniyet = avm!)


gümüşlük




bu üç türlü tatilden hangisi tercih ederim derseniz. çocuk büyüdüğü için üçü de keyifli, bence uyum açısından hiç bir sorun yok. her şey dahil rahat çünkü tek bir yerdesiniz ve her şey elinizin altında. oradan oraya transfer yok, günler rutin. butik otel, gezmece görmeceli tatilde gezip görmek güzel, biraz daha yorucu ama eğlenceli ve ufuk açıcı. çocuğunuz uyumluysa on numara bence. ev tatili ise rahat, neticede ev ortamı, yayıl yayılabildiğin kadar. e bir de nazınızın geçtiği insanlar varsa süper.


aslında şunu fark ettim. çocuk açısından hiç bir farkı yok hepsinin! çocuk sadece eğlenmesine ve günde kaç top dondurma yiyebileceğine bakıyor! yani siz keyif aldığınız sürece ve çocuğunuzun " çocuk" olduğunun, arada mızırdanabileceğinin, rutinlerinin değişebileceğinin farkında olduğunuz sürece no problem! çoğunluğun aksine tatilde erken kalkmak beni rahatsız etmez, şuursuzca dondurma yiyebilirim ve denizden ve havuzdan çıkmak istemem, tıpkı arin gibi :) o yüzden biz tatilde hiç de fena bir ekip olmuyoruz. :)

17 Şubat 2017 Cuma

minimaliz minimalsiniz minimaller

başlık tekerleme gibi oldu. minimal kelimesine sizi daha başlıktan yabancılaştırdıysam kusura bakmayın zira bu yazı kafamdaki gibi akarsa, daha bu kelimeyi çok okuyacaksınız demektir.


konumuz minimalizm! aka; sadeleşme! aka; tüketmeme!


her ne kadar şirketimin plazadaki genel müdürlüğünden kendi isteğimle fabrikasına geçmiş olsam da, hala önüne gelen her kişisel gelişim makalesini okumasa da sağdan soldan duyan bir beyaz yakalıyım.


öncelikle baştan söyleyeyim. ben hiç kişisel gelişim kitabı okumadım, hiç de ilgi alanıma girmedi bu kitaplar, çokca saçma buldum, dalga geçtim - yani bir ferrarim olsa satmazdım, asfaltın tozunu attırırdım...bu yüzden neandertal olduğumu düşünen varsa, çarpı işareti ekranın hemen sağ üst köşesinde...


bir sadeleşme modası geldi gidiyor farkındaysanız. tasını tarağını toplayan kırsala kaçıyor, kaçamayan kaçmanın hayalini kuruyor. minimum eşya ile maksimum yaşama, etini sütünü yumurtanı kendin yetiştirme, mecbur kalmadıkça alışveriş yapmama falan filan. yani ihtiyaç dahilinde tüketme...


başlarda ilgimi çekti. çünkü ideolojik olarak zaten kapitalizme karşıyım ve dünyanın en cimri, parasını harcamaya kıyamayan insanlarından biriyim!


internetten araştırmaya başladım. işin raconunun şehri terk etmek olduğuna karar verdim. yalnız benim bir kocam ve çocuğum var, yani yok öyle tek başına minimal minimal takılmak! çocuk bu konuda çok fikre sahip olacak yaşta değil, zaten yeterince minimal bir dünyası var, koca da hayatta kabul etmeyeceği için ve maksimum iş yaşamını haklı olarak bırakmayacağı için, şehri terk etme fikri yalan oldu en baştan!


sonra diyorlar ki; fazla eşyalarınızı elden çıkarın. valla ben evden bir şey çıkaramam zira evde üç kişi yaşıyoruz. öyle dişi kuş yuvayı kurar diye bir durum da yok bizde, gayet demokratiğiz ve ayrıca kocam ev dekorasyonuna oldukça meraklı. eşya konusu yalan yani. e dedim kıyafetler, çantalar, makyaj malzemeleri falan ayıklayayım bari. kıyafetler yalan oldu, "ya bunu giymek istersem sonra?" dedim, "zayıflarsam bu üzerimde on numara durur" dedim, "ay zaten yer kaplamıyor, kalsın bu kalsın" dedim. makyaj malzemelerinde son kullanma tarihi dolanları attım ama mesela 5 tane bordo rujum varsa onları 4 yapmadım ama ilerleme kaydettim artık bordo ruj almıyorum!


ne zaman bu konu ile ilgili bir şey okusam onun akşamında aras ile avmde buluştuk, şaka gibi. gel de tüketme! yine de bence saçma harcamalar yapmadım, beymen çantalar indirime girmişse bu benim suçum değil! ben o fiyatlara o çantaları bir daha bulamazdım neticede!


bu minimal yaşam, tüketme zırvalarını okurken bana bir aydınlanma geldi ama! yazarların çoğunun önceki hayatlarını inceledim, zaten açık seçik yazıyorlar, "önceden şöyleydim, böyleydim" diye. çoğu kariyerinde istediği yere gelmiş ya da yaklaşmış, rezidansta oturuyor, yılda en az bir yurtdışı ve bir yurtiçi tatilleri var ve bu tatiller yaz ve kış olarak kendi içlerinde de dallara ayrılıyor. en güzel giysiler
giymişler, en güzel parfümleri sıkmışlar falan filan. fark ettim ki bunlar "aymamış" arkadaş bunlar "doymuş"!


sonra kendi hayatıma baktım. karı koca fena olmayan bir gelirimiz var, severek oturduğumuz, güzel muhitte bir evimiz var, a plus bir yaşamımız yok ama kendi standartlarımızda rahat bir yaşamımız var. ama öyle "doymuş" bir durumumuz yok! yani evet, kıyafete ayakkabıya falan doymuşuzdur belki ama daha öyle işimizden sıkıldığımız, gezmekten sıkıldığımız, şehir hayatından - trafik dışında- yaka silktiğimiz bir durum yok! e zaten kendi şartlarımız içerisinde her orta direk gibi gayet minimal yaşıyoruz, kahvaltıyı paris'te öğle yemeğini roma'da akşam yemeğini de fatma bacıda yemiyoruz. şu durumda minimalizm bizim neyimize?!


33 senelik hayatımda okuduğum tek kişisel gelişim konusu olan minimalizm bana hiç bir şey katmadı mı sanıyorsunuz? kattı tabii! mesela hiç de fena olmayan bir hayatım olduğuna kanaat getirdim. "doymak" o kadar da iyi bir şey değilmiş aslında bunu fark ettim. her şeyin fazlası zararmış, bunu öğrendim. aydınlanmak için küçük burjuva yöntemlerine yönelmek yerine kendi hayatına odaklanmak gerekirmiş, meğer. "azalmak" tek seçenek değilmiş...öğrendim.

2 Ağustos 2016 Salı

tecrübe satışı

şubattan bu yana kilo veriyorum. az az ama olsun. sanırım 15 kilo falan oldu. yoo dostum yooo tabii ki hala söylenecek kilolarda değilim, sanırım kendi doğum kiloma, bundan tam 33 sene önceye tekabül ediyor bu da, indiğim zaman ancak kilomu halka açıklayabilirim. ama şunu söyleyeyim arin'e hamile kaldığım kilonun altındayım. tosun değil, tosuncukum.
tabii ki oturup da yağdan, kilodan falan bahsetmeyeceğim burada. ama yine konuya nasıl giriş yapacağımı bilemediğimden olabilecek en saçma girişi yaptım ve bu sefer neyden bahsetmek istediğimi ben de unuttum! iyi mi?!






bazen düşünüyorum da sanırım benden iyi bir sosyolog olurmuş. seviyorum insanları gözlemlemeyi ve gerçekten insan ırkı çok garip. bir de kafa bulmadan eleştirebilsem...






ama dayanamıyorum. çünkü insanların ciddiye aldıkları şeyler bana o kadar saçma geliyor ki...belki benim ciddiye aldıklarım da onlara saçma geliyordur, kimbilir?!






aslında yazacağım konu bu da değildi.....






insanlar tecrübelerini satıyorlar, farkında mısınız?






mesela anne oluyor bir kadın. ve değişik bir ruh haline giriyor "dünyadaki tek anne benim!" ruh hali. ve başlıyor başka "annelere" "annelik" öğretmeye. mesela bu gerçekten size saçma gelmiyor mu?! yani ben mi tuhafım?! bakın kastettiğim şey, çocuğunu büyütmüş, ununu elemiş eleğini asmış falan biri değil bu, seninle benimle aynı zamanlarda anne olmuş, daha önce böyle bir tecrübesi olmamış biri ve sen bundan akıl medet umuyorsun. hala saçma olmadığını mı düşünüyorsunuz? suç onda değil aslında, bir suç falan da yok ortada, lafın gelişi işte. ama ben o ayran budalası gibi ağzını açıp, ağzından çıkacak iki kelimeyle çocuğunu etiketleyecek olan kadınlara inanamıyorum. bir süre sonra bu akıl verme işi, tecrübe satmaya dönüyor. para kazanıyor, statü kazanıyor, hayran kazanıyor. fancluplar bile açılıyor adına. değişik...






sonra mesela, biri 35 kilo falan veriyor. başta onu yedim, bunu yemedim falan derken bir anda direksiyonu kırıyor tam tersine ve "diyet kişiye özeldir, benim yediğimi içtiğimi bırakın içinize yönelin, aynaya bakın ve kim olmak istediğinizi düşünün" vs. gibi kişisel gelişim kitaplarından arak cümleler anlatmaya başlıyor. ya yağdan, proteinden ne ara kişisel gelişime geldik, ben anlamadım vallahi?! arada bir yerde konudan koptuysam demek?! bu kadar laf salatasının ardından "devamı kitabımda" demeye başlamışsa, tecrübe satılacaktır demektir.




bilemiyorum altan bilemiyorum.....


bu tarz insanlara diyecek bir şey yok asıl sorun onları bu hale getirenlerde. evet, her insan hayatının belli başlı dönüm noktalarında "başardım" hissini yaşar. bu bazılarımız için üniversitedir, bazılarımız için spordur, sanattır, bazılarımız için anneliktir, bazılarımız içinse kilo vermektir. ve o heyecanla bunu herkesle paylaşmak istersin, bu da normal. ben de arin ile akran çocukları olan arkadaşlarıma danışıyorum ya da ne bileyim mesela igde bir arkadaşım var, çok güzel kilo verdi ve gerçekten yediğini içtiğini söylemeyerek, "farkındalık" olarak adlandırdığı bir kişisel gelişim yolunu takip ederek verdi kilolarını. kastettiğim bunlar değil. benim dediğim şu ki; uyanık insanlar çok fazla ve saf insanlar da çok fazla. üstünüzden para, statü vs. kazandırmayın. kimse kimseden üstün değil ve kimse üstün başarılar falan elde etmiyor.


ha bu arada...15 kiloyu nasıl verdim biliyor musunuz? içime döndüm, aynada olmak istediğim kadını hayal ettim, yemeği içselleştirdim....ahahahaa!! yok laaan akşamları yemek yemiyorum! açım oğlum açım ne içime dönmesi, iç mi kaldı allasen?!









14 Haziran 2016 Salı

sistem

hamileyken hamilelik zor geliyordu. doğum yaklaştıkça doğum zor olur mu olmaz mı düşünceleri vardı. doğdu, emzirme zor geldi, uykumun bölünmesi zor geldi, bu kadar küçük bir varlığın bana bu kadar muhtaç olması zor geldi...daha unuttuğum ve zor gelen bir sürü şey olmuştur, eminim.


şimdi düşününce aslında en kolay zamanlarmış. büyüdükçe zorlaşıyor ama zorlaşan çocuk değil, şartlar, içinde büyümek zorunda olduğu toplum, ayak uydurmak zorunda kaldığı sistem...ohooo yani, çocuk haricindeki herşey daha da zorlaşıyor.




önceden, yani anne olmadan önce, çocuk yetiştirmeye başlamadan önce, herşeyi dışardan gördüğüm zamanlar çocuk bakımının maddiyatla fena halde ilişkili olduğunu düşünürdüm. yani paran varsa ohoooo bir sürü çocuk bakabilirsin derdim. pek de öyle değilmiş işin aslı..


yani evet, bezdi, mamaydı, okul masraflarıydı, ihtiyaçlarıydı, oyuncaklarıydı, yemesiydi, içmesiydi bunlar hep para.




ama para herşeye çare olmuyor çocuk yetiştirirken.




göz ardı etmemiz gereken bir canavar var: sistem.




sistem paran olsun olmasın çocuğunu istediğin gibi yetiştirmene müsade etmiyor.


sistem diyor ki, herşey ateş pahası, hele okullar, kurslar, çocuğunun sosyalleşmesi için gereken herşey ateş pahası ve sen buna eve giren tek bir maddi kaynakla yetişemezsin, sen de çalış diyor.


çalışıyorsun, geleceği için, okul taksidi için, kendin için.




sonra bir bakıyorsun sistem önüne iki seçenek koyuyor: ya çocuğunu sekiz saat bir binanın içine hapsedeceksin ya da yarım gün gidebileceği daha uygun fiyatlı devletin açtığı kurumlara vereceksin.


ama aynı sistem bu arada sana diyor ki, minimum sekiz saat çalışacaksın ve istanbul gibi bir şehide git gel üç saat yol yapacaksın, toplamda hayatının 11 -12 saatini bana satacaksın.




al işte çocuk ortada kaldı! şimdi para bunun neresinde duruyor?! ben para vererek çocuğumla benim aramızda kalan 3 -4 saatlik açığı satın alabiliyor muyum? hayır!




çok uzun, çetrefilli bir konu aslında bu. tartışmanın faydası var mı ondan bile emin değilim?!


bu boktan sistemi döndürenlerin en tepesindeki en az üç çocuk diyor. hiç çocuklu kadını yarım sayıyor. halbuki bak tek çocukla ne kadar "tamam"ız bu sistemde! yersen....

20 Ocak 2016 Çarşamba

ne 90larmış arkadaş!

eminim siz de görüyorsunuzdur, her yerde 90ları anan yazılar var. 90ların oyuncakları, filmleri, müzikleri falan. 90lar ile ilgili yazılar, "mutlu çocuklardık biz yeaa" hezeyanları, "90lar şöyle samimiydi böyle iç içeydik ah hiç kötülük yoktu" romantizmleri..ayy yazarken şiştim yeminle!

şimdi arkadaşlar evet, 90lar güzeldi ama bitti, 80ler de o yıllarda yaşayanlar için güzeldi, 70ler de, 60larda hatta yontma taş devrini yaşayan adam için cilalı taş devri milenyum gibi bişiydi sanırım ve onun bir önceki on yılı böyle tutkuyla andığından emin değilim..

ben 83 doğumluyum yani 90ları dibine kadar yaşamış nesildenim..güzel olarak hatırladığım birçok anı dışında gayet boktan olduğunu düşündüğüm anılar da var valla. nedir bu "ah herşey ne kadar basit ve güzeldi" romantizmi valla anlamıyorum?!

90larda sokakta oynardık diyorlar. evet, oynardık ve hala oynanabilen bazı sokaklar kaldı istanbulda. o sokakların yok edilmesine müsaade etmeseydin o zaman kardeşim, yapılan ilk fransız balkonlu, hilton banyolu eve taşınmasaydın, desteklemeseydin.

90ların dizileri şöyle iyi böyle güzeldi diyorlar. e güzeldi kabul, ben de bayılırdım süper baba geyiği çevirmeye ama yani o zaman öyleydi şimdi de gayet güzel işler çıkıyor. sabahın köründe kalkıp çizgi film izlerdik diyorlar mesela valla benim oğlan 2013 doğumlu ve sabahın köründe kalkıp çizgi film izliyor, değişen bir şey yok..

aslında bu konu hakkında yazmak istediklerim tam olarak bunlar değildi ama kendiliğinden çıktı..

anne olduktan sonra bu konuda beni rahatsız eden şey bambaşka bir şey oldu. mesela 90larda okula gittiğiniz zamanları hatırlıyor musunuz? hani annenizin ve babanızın ne olursa olsun daima öğretmeni haklı bulduğu zamanları? peki, daha da kötüsü, daima "elalem" denen çok kollu örgütün haklı olduğu zamanları? "sus sen çocuksun" diye susturulduğunuz zamanları? "o daha çocuk ne anlar" denilerek yanınızda yapılan münakaşaları, dedikoduları? "ay dur sen beceremezsin" denilerek elinizden alınan onlarca meşgaleyi? kendi seçimlerinizin olmamasını, oldurmaya çalıştığınızda karşınızda voltran gibi dikilen anne baba ve diğer akrabalarınızı?

ben hepsini hatırlıyorum. ki ben zamanına göre epey özgürlükçü bir ailede büyüdüm.

bizim neslin büyük bir problemi var bence. biz, bizden bir önceki nesil ve şu an arkamızdan gümbür gümbür gelen nesil arasında sıkışıp kaldık. o yüzden geçmişi bu kadar anmamız, referans almamız ama öte yandan da bir sonraki kuşağın düşüncelerine katılıyoruz.

bir önceki nesil evlenip çocuk doğurup evinin kadını olmuş ama bizden sonra gelen nesil "önce ben" diyor ve bunu çatır çatır uygulayabileceği adımlar atıyor. biz napıyoruz? annelerimize bakıyoruz "bizi o büyütmüş yetiştirmiş, okuldan eve gelince karşılamış aman ben de çocuğuma böyle yapmalıyım" diyoruz ve bırakabilen işi bırakıyor, çalışmak zorunda olan ise mutsuz mutsuz çalışmaya devam ediyor içinde hep çocuğuma ben bakacam umuduyla. şu an 20lerinin başında olan bizden sonraki nesil ise "olur mu çocuk da yaparım kariyer de" diyor mesela ve kendi mutluluğunu önemsiyor. "e onlar da haklı" diyor bizim nesil bu sefer.

sonra mesela yeni nesil "çocuğumun ne istediği önemli" diyor ve ona göre hayatını, eğitimini planlıyor, çocuğunun yeteneklerini keşfediyor, bunun için ciddi çaba sarf ediyor ya da henüz anne baba olmamışsa bunu planlıyor, adımlarını bunun farkında olarak atıyor. bizden önceki nesili anlatmaya gerek var mı? şu an bu yazıyı okuyan kaç kişi işletme mezunu mesela? evet bizim zamanımızda işletme okumak modaydı! ve evet, sevmediği istemediği bölümlerden mezun olduğu için günde asgari 8 saatini mutsuz bir şekilde "satan" nesil biziz!

"anamız babamız şöyle yaptı ama bak psikolojimiz bozulmadı" diyorlar. ben en çok kişisel gelişim kitabını benim akranlarımın elinde görüyorum hatta yazarları bile benden yaşlı değiller. hep arayış içindeyiz farkında değil misiniz? hep hep hep..şöyle mi olsa mutlu olurum böyle mi olsa?! gerçekten psikolojimiz çok sağlam kalmış!

annelerimiz kendilerini evlerine adamışlar. biz de öyle olacaz sandık, evlendik direkt giriştik yemek, ütü, temizlik falan. bizden sonraki nesile baktık herşey müşterek, ev işleri de! e hadi gel bunu kocana anlat, çünkü o da annesinden senin gördüğünü görmüş. ev işleri kadınındır, "e ama ben çalışıyorum, haftaiçi ondan farklı bir şey yapmıyorum ki? o da yardım etsin!" anlatabildin mi? eh yavaş yavaş anlatabilmeye başladı bizim nesil sanki ama inanın "eşim çok yardımcı evde" dediğimde hala uzaylı görmüş gibi bakanlar var, hele aras dışardayken arin ile birebir ilgilendiğinde bir sürü şaşkın bakış oluyor etrafımızda ve bu bakışların sahipleri bizim akranlarımız!

90lardan nerelere geldi yazı..çalakalem dedikleri bu sanırım. :)

neticede evet, 90lar iyiydi hoştu ama ardında arada kalmış, kafası karışık bir nesil bıraktı. kabul edelim artık..

14 Ağustos 2015 Cuma

keşke..belki..

hani çocuk yetiştirme ile ilgili her şey neden annelerden soruluyor babalar da işin içinde olmalı falan diyorlar ya, haklılar..

ama ilk cümle bu olunca ben anlatmak istediğim şeye başlayamıyorum ki!

babaların işin içinde olması gerektiği bizim nesil annelerin ortaya çıkardığı bir mevzu..bizim bir - iki nesil üstümüzde çocuk yetiştirme ve baba kelimeleri bir araya gelmiyor..

bence eskiden kadınlar ev işlerine, temizliğe, yemeğe, evin erine ve onun ailesine hizmete falan bu kadar gömülmeselermiş şimdi çok daha iyi bir insanlık olurmuş..keşke geçmişte de kadınlar çocuktan sonra aslında en önemli işlerinin "çocuk" olduğunu kabul etselermiş..keşke erkekler kadınların üstlerine bin tane iş yüklemeselermiş..keşke bizim nesil de bu anlayışın az da olsa kırıntılarıyla büyümemiş olsaymış ve böyle arada kalmasaymış..

keşke keşke keşkeeee......

ama artık çevremdeki yeni annelere bakıyorum da akıllandık sanki..evet hala kendimizi paralıyoruz çocuğu, kocayı ve evi idare edelim diye..ama bir farkındalığımız da var artık..babadan yardım istemeyi öğrendik mesela..hayatın müşterek olduğunu kabul ettirdik er kişilere..

bazen etraftaki kötü insanlara bakıyorum..kötülük yapanlara, zarar verenlere..ve gerçekten acaba bizim bir - iki nesil öncemiz olan annelere çocuk dışında bu kadar çok sorumluluk yüklenmeseydi, rahat rahat çocuklarını yetiştirselerdi, çocuklarının sorunlarını fark edecek vakitleri ve ilgileri olsaydı, akşama ne yemek pişiricem derdinden çok "ne oyun oynasak?" diye düşünselerdi, çocuk ne anlar demeyip onunla sohbet etmeyi deneselerdi, temizlik temizlik temizlik diye yırtınmayıp biraz da kirletmeye tahammülleri olsaydı.. yani adam gibi, kesintiye uğramadan, kafalarına başka sorumluluklar dan dan vurulmadan çocuklarıyla ilgilenselerdi daha mı iyi olurdu şimdi insanlar? daha mutlu, huzurlu, problemsiz, vicdanlı bir nesil yetiştirebilirler miydi acaba?

hani diyorlar ya "ben olamadım oğlum/kızım olsun" ya da "ben yapamadım oğlum/kızım yapsın"; keşke yapsaymışsınız, olsaymışsınız ya..belki o zaman gereksiz ana baba hırsları olmadan büyütecektiniz çocuğunuzu..belki insanlık düzelecekti..

üf sıkıldım keşke ve belkilerden..

bizim çocuklarımıza "keşke" ve "belki"siz bir dünya bırakmak çok zor..aldığımız miras belli..

biraz umutsuz gibi oldu son cümle ama aslında umutsuz değilim..sadece sinir oluyorum toplumun saçma kurallarının ve rolllerinin bu kadar çok insanı etkilemesine..

zaten tam toparlayamadım da konuyu ama sen beni anlamışsındır bilogcan..

29 Haziran 2015 Pazartesi

yeni annelere öneriler

pişşşt sen yeni yepyeni hatta yepisyeni anne! bak bi! at o mahmurluğu üzerinden uyumanın sırası diil! yapacak çok işin var! hadi bakalım başlıyoruz!

ilk olarak kendine bir instagram (ig olarak geçecek bundan sonra) hesabı al şekerim..öyle ad soyad falan olmayacak ama kullanıcı adın..zıttırıpotunannesi olacak mesela..ya da zıttırıpotanne..ismi aldınsa başlıyoruz..

yavrunun farklı açılardan birçok fotoğrafını çekerek işe başlayacaksın..mesela sadece oyun halısı üzerinde debelenen bir bebenin ne kadar farklı fotoğrafı olabilir ki diye düşünmeyeceksin! 123154864212 tane farklı fotoğrafını çekip bunların 15456412 tanesini instagrama yükleyeceksin..sonra altına hashtagleri yapıştıracaksın..öyle bir iki tane diil ama onlarca olacak..sonra da daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim (ara bul o yazıyı) instagram anneleri gruplarından birini gözüne kestirip fütursuzca onların fotoğraflarına yorumları yapıştıracaksın..dön şimdi anasayfana bak, takipçi sayın yükselmeye başladı değil mi? (alkış yapan emojilerden bir demet o zaman!)

buraya kadar bütün dediklerimi yaptıysan artık ellerini ovuşturarak firmaların ve ig meşhuru annelerin sana ulaşmasını beklemeye başlayabilirsin..

event davetleri gelmeye başladı mı? şahane! artık süper bir anne olma yönünde sağlam adımlarla ilerliyorsun demektir! hele bir de fotoğrafının altında reklamlar ve tartışmalar belirmeye başladıysa tamamdır diyebiliriz! (alkış yapan emoji tekrar!)

şimdi yavrum bütün olay ecnebilerin deyişiyle "to see and to be seen" yani "görmek ve görülmek" motto bu! çağırıldığın bütün eventlere sana ve bebene uygun olup olmadığına bakmadan katılacaksın! hediyeleri kapacaksın, ah ne güzel sosyalleştim diyeceksin ve bol hashtaglerle reklamını yapacaksın!

bebenin eli ağzına gidiyorsa ve salyalar akıyorsa diş geliyor demektir! tatataaam sponsor yarışları başlasın!! hedefimiz diş buğdayı!! ileri! hemen hazırlıklara başlayacaksın..diş şeklinde pasta, diş şeklinde kurabiye, hediye olarak diş fırçası, çokca süs, event organizatörü tamamdır! hepsi hazırsa parti başlasın! diş çıkmış olabilir de olmayabilir de! olsun sen yap partini! bu gözler diş çıkmadan dişbuğdayı yapanları da gördü, kimse garipsemez merak etme!

dişbuğrayından sonra bebenin doğumgününe kadar organize edilecek bir davet yok..ama sen bu arada boş durmaycan tabii..her gün bebenin 156461325 tane fotoğrafını yayınlayıp altına "öyle kitaplarla olmuyor, her bebek farklı" temalı "ah ben ne rahat anneyim" subliminal mesajlı yazılar yazacaksın..bu arada bebe hala diş ağrısı çektiği için kehribar kolyeli bir fotosu muhakkak olmalı, olmayanı çok pis kınıyolarmış diyollaa!

vee ek gıda zamanı geldi çattı! mini mini doğranmış sebzeleri belli bir nizamda yerleştirdiğin bir fotoğraf şart şekerim! "ek gıda maceramız başladı..vatana millete hayırlı olsun! önce üçer gün deniyoruz ki alerji varsa tespit edelim!" yazacaksın resmin altına..bak hashtagin de şu olacak: #zıttırıpotunekgidagunlugu #zıttırıpotneyedi

ah bu arada unutmadan çay/çorba/kahve fotoğrafı koy arada..bebem uyudu bakalım ben çayımı/çorbamı/kahvemi içemeden uyanacak mı falan yaz altına da..millet seni bebesiyle kafasını bozmuş sanmasın!

bu arada erkekler için pek giysi seçeneği yok maalesef ama eğer beben kızsa çeşit çeşit giydirip #zıttırıpotbugünnegiydi hashtagi ile paylaşabilirsin..

işte böyle böyle büyük güne geldik! bebe altıncı ayından saniye aldığı an doğumgünü hazırlıkları başlasın! önce tema seçeceksin..sonra da doğumgününe sayılı (!) gün kaldığını yedi düvele duyuracaksın ki sponsorlar gelsin yavrucum..hazırlıkları paylaşacaksın ama çok da ser verip sır vermeyeceksin ki süprizi kaçmasın..evet farkındayım senin beben de ig'deki diğer bebelerle hemen hemen aynı temalarda ve renklerde partiye sahip olacak ama olsun bebe farklı hiç olmazsa..

parti günü geldi! şükürler olsun! önce bebenin doğduğu güne ait bir fotoğraf paylaşacaksın ve #zıttırıpot1yaşında ya da #zıttırıpotun1yaşıvar hashtagini yapıştıracaksın..sonra bir iki tane pasta patlatmaca fotoğrafı ekleyeceksin..aman ha partinin fotoğraflarını ekleme..onları "repost" yapacaksın..ne kadar çok repost o kadar çok kalabalık geldi demek..fotoğrafları parti bitip gece olduğunda göndermeye başlayacaksın ama öyle hepsini değil! sakın ha! parça parça göndereceksin ve takribi 3 ay sürecek..

buraya kadarını bir yap bakalım..aklına takılan olursa yardımcı olurum şekerim..güle güle büyüt, o bir bebek unutma..öyle eventten evente koşacam, ig selebritisi yapacak diye yorma çocuğu..

işbu yazının gerçek kişi ve kurumlarla tabii ki ilgisi var, bende bu kadar hayalgücü nerrdeeeee.......

3 Nisan 2015 Cuma

sistem eleştrisi!

ahahaha başlık çok havalı oldu ama konu aslında gıybet!

bildiğin dedikodu yapcam valla, tutmayın!

ben anne - bebek - çocuk bloglarını okumayı çok severim..ya da severdim diyelim..çünkü eskiden insanlar çocuklarıyla neler yaptıklarını veya çocuklarının sevimli, şapşal, yaramaz hallerini anlatırlardı..ve sonra bu işin de boku çıktı!

şimdi bu bloglara bakıyorum da ya didaktik, uzman görüşü yazıları ya da reklamlar!

ay vallahi sıkıldım!

mesela..

çocuğun yemek yemiyor..açıyorsun gugıla "çocuğum yemek yemiyor" yazıyorsun..sonsuz bilgi kaynakları arasında çook fazla blog sayfası da karşına geliyor..

yazılar aynen şu:

"oğluşum/kızçem önceden yemek konusunda çok sorun çıkarıyordu..neyse ki atlattık. :)  bakın uzmanlar bu konuda neler diyor: bıdıdbıdıdıdbıdıdıbıdıdı.....neticede zorlamayın, nasılsa yerler. sevgiler! :))))))"

ya arkadaşım..anlamadığım şey şu: sen çocuğun yemek yemiyorken hiç mi deli olmadın? aç bu çocuk diye hiç mi söylenmedin? direkt uzmanların dediklerini yaptın da mı yedi? yahu çocuğun yemek yesin diye neler yaptın onları anlatsana! mum ışığında sofra mı kurdun? çorbasından zeytinyağlısına eksiksiz mi hazırladın? "aaa garaja kuş girmiş" mi yaptın? "oooo hadi uçak geliyo" mu yaptın? ay naaptın anlatasana ya!? ben o uzman görüşünü bir çok forumda, portalda zaten bulurum..bana "gerçek" görüş lazım!

sonra..

bir de etkinlik zımbırtıları var..ay geçen hafta bütün ig ve bloglar vialand ile dolmuştu yahu! uzuuun bi süre vialand fotosu göresim yok, adını duyasın yok! ondan evvel de sinema etkinliği vardı..ya bi de hiç dikkat etmiyolar mı bu etkinlik bizim velede uygun mu diil mi diye? bütün olay görmek ve dahası görülmek mi?? yahu kırkı yeni çıkmış bebeğini o galaya götürmüş insan vardı ayol! bi de evde tv açmıyormuş da bu daha büyük ekranmış diye pek de zararı olmayacağını düşünmüş de getirmiş, zaten mızırdanır mızırdanmaz ussssuuuulca çıkmışlar! ya bu nası bir sosyalleşme hırsıdır arkadaş ya?! yahu ben 32 yaşımda halimde sinemaya gittiğimde keşke biraz sesi kıssalar diyorum, gözlerim, kulaklarım yoruluyor henüz bir kaç aylık bebek ne ızdırap çekmiştir?!  akıl fikir biraz yahu!

ay bi de şu bardabas kutularına hastayım..sanırım göndermedikleri sosyal medya selebritisi kalmadı! kutulardaki aktiviteler iki yaştan başlıyor..ama daha yaşına gelmemiş bebeye bile gönderdiler! şahane marka stratejisi! "küçük bebenizi bi anda iki yaşına getirmeniz için bizi seçin!" saçmalık!

bu anne milleti çok hırslı..en bakımlı benim, en iyi anne benim, kocası tarafından en çok sevilen benim, en çok benim takipçim var, firmalar en çok benim peşimden koşuyor, benbenbenbeeen!!!!!

bi durun! yavaş olun ya!

hem hiç düşündünüz mü poz poz fotoğraflarını 128390218492189 kişiyle paylaştığınız bebeleriniz bundan memnun olacak mı ilerde?!

acaba ilerde şu diyaloglar mı olacak:

"üfff berkesuuuuu bi kere ben bebeyken benim 12930284923 takipçim varmış!"
"asıl sen sus hüllocan! benim de 12314364375673489 takipçim varmış!"

24 Mart 2015 Salı

madem kadınsın..

bir işte çalış, kariyer yap!

evin işlerini aksatma!

çamaşırları yıka!

ütüleri yetiştir!

evin temiz olsun!

çocuğunla ilgilen!

konu komşuyla, akrabalarınla iyi geçin!

misafir ağırla, misafirliğe git!

sosyalleş!

modayı takip et!

bakımlı ol!

dip boyan çıkmasın mesela!

fit ol!

çocuk yaptın diye götü göbeği salma!

diyet yap!

yemek yap!

çocuğuna ayrı yemekler yap!

çocuğunun ödevlerine yardım et!

eşine vakit ayır!

anne - baba saatiniz olsun!

anne - çocuk saatiniz olsun!

ayda iki kitap bitir!

gündemi takip et!

her konuda edecek iki çift lafın olsun ama saçmalama sakın!

tutumlu ol!

kanaatkar ol!

küfretme!

daima sevecen ol, alttan al!

herşeyi programla!

dünyanın en iyi organizatörü ol!

arabulucu ol!

şikayet etme!

10 Mart 2015 Salı

the vicdan!

hayatta bazı duygular bize kodlanıyor..bişeyi sevmemiz, nefret etmemiz, korkmamız ya da nötr olmamız doğuştan gelmiyor, bunları toplum şekillendiriyor..

mesela henüz anaokuluna giden çocuğa hemen sorarız "okulu seviyo musun bakimmm?" sevmiyorum derse vay haline o veledin!" okul sevilmez mi" ile başlayan "ben hep takdir alırdım" ile biten uzuuuuun bir konuşma yaparız..ya okul sevmeyen çocuk mu olurmuş?! allalallla!

sonra mesela çocukla beraberken yanınıza bir köpek gelir.."dur çoğcuğum yaklaşma ısırır!" deriz.."köpek = ısırır o zaman yaklaşmamalıyım"ı kodladık mı çocuğa? aferin o zaman tebrikler! artık büyüyünce sokak değiştirir köpek görünce!

mesela çocuğunuzun yanında hiç birisinden kötü bahsettiniz mi? peki sonra çocuğunuz o kişiye nasıl davrandı? dikkat ettiniz mi? maalesef yanında pata küte konuşup sonra da "sen daha çocuksun karışma!" demek olmuyor! çocuk nefret etti bile o kişiden!

annelikte de böyle kodlanan duygularımız var..hele sosyal medya sayesinde bu kadar anne ve annelik tecrübesi ile içli dışlıyken daha da çok kodlanıyor bu duygular..özellikle de "vicdan azabı!"

mesela, çalışan anne çalıştığı için, o miniminiciiik, muhtaaaaç, savunmasıızzzz yavrusunu sabahları bırakıp çıktığı için kesinlikle vicdan azabı duymalıdır! "ay sanki işin daha önemli bıraksaydın doğurunca?" bunu duymayan kaldı mı çalışan anneler arasında merak ediyorum! şahsen ben vicdan azabı duymuyorum sabahları evden çıkarken..evet üzülüyorum evet içim buruluyor evet o dakikadan itibaren özlem başlıyor ama vicdan azabı duymuyorum!

sonraaaa..emziremeyen annelerden emzir(e)mediği için vicdan azabı duymasını bekliyorlar..yahu süt gelmemiş, emzirememiş ya da istememiş emzirmek snne be slk! anne sütü çok değerli olabilir ama yoksa napcan? ya da istemiyorsan emzirmek seni kim suçlayabilir? neden vicdan azabı duyasın ki? neticede çocuğunu en iyi şekilde bakmıyo musun? bakıyosun! e bırak bu eksik kalsın ya!

"en mükemmel anne ben olacam!" biberonların gücü adına hiiimeeen! nah olacan! ve olamadığın için vicdan azabı duyman beklenecek! ya niye? hayatın boyunca her şey de en mükemmel mi oldun? mesela mesleğinde en mükemmel sen misin? bak o meslek için 7 yaşından 22 yaşına kadar eğitim aldın ama yine de en mükemmel sen değilsin! en mükemmel eş sen misin? senelerce eşinle sevgili oldun, ciğerini öğrendin, emek verdin ama yine de en mükemmel değilsin! annelikte nası en mükemmel olmayı bekliyorsun ki?! eğitimini bile almadın! daha önce tecrüben yok! yepyeni bi insan! daha yeni tanıştın, tanımıyosun! ve bunun için vicdan azabı duymana hiiiç gerek yok!

çocuksuz tatile mi gittin ya da dışarı mı çıktın? hemen demelisin ki "ayyy çok özledim çoğcumu!" çünkü özlemek zorundasın! "aklım hep çoğcumdaydı!" çünkü olmak zorunda diil mi? aaa yoksa çok güzel vakit mi geçirdin? ev ile 1-2 kez konuştun bebenin de keyfi yerinde miymiş? senin aklına da binbir türlü "vay çoğcum bensiz napıyodur?" soruları gelmedi mi? e o zaman çek şekerim vicdan azabının en alasını!

ben çok sıkıldım benim vicdan muhasebemi benim yerime yapanlardan! çok!

3 Şubat 2015 Salı

yardım?!

çocuk bakmak için kalabalık olmak mı gerekir? yani illa anane babane hala amca dayı teyze desteği falan mı gerekiyor?

ben çalıştığım için arinço'ma ananesi ve babanesi bakıyor..peki çalışmasaydım bu kadar sık yardıma gelecekler miydi? ya da gelmeleri gerekecek miydi? sanmıyorum..istemezdim de sanırım..

bazı insanlar etrafları kalabalık olsun istiyor çocuktan sonra..ona yardım edilsin istiyorlar..aynı apartmanda hatta evde yaşamak falan istiyorlar..bense tam tersiyim..çekirdek aile iyidir..kocca arin ve ben olalım evde, yeter..yanlış anlaşılma olmasın bilogcan, etrafımda bir sürü insan olmasını, geniş aile olmayı çok seviyorum ama kapımı kapatınca çekirdek aile olarak kalalım istiyorum..

arin her gün görsün ananesini, babanesini, dedelerini, dayısını, amcasını..bize gelsinler biz gidelim..ama onları görme nedeni benim yardıma ihtiyacım olması olmasın, arin için olsun..

bir çok insana göre çocuk konusunda çok şanslıyım, o yüzden çok kolay ahkam kesebiliyorum :) arin hep uyumlu, sakin, kolay bir bebek oldu..sadece artık çok çok hareketli yerinde durmayan bi çocuk olmak üzere :) ama yormuyor beni..arin'e bin kere "hayır annecim o ellenmez" demek yormuyor beni..bezini değiştirirken çıplak poposuyla koşmaya çalışması yormuyor beni..ya da ne bilim yemek yerken bi anda yemeği reddedip mızırdanması ve "oğlum ne istiyon ya?!" diye cevabını asla alamayacağım bir soruyu onlarca kez çaresizce sormak gerçekten yormuyor beni..

acaba şu herkeslerin pek bir kınadığı rahat anne sınıfına mı giriyorum? mesela arin geçen gün tv ünitesine tırmandı..tam üzerinde ünitenin rafı vardı..kıpırdamadım yerimden, "oğlum kafanı vurcan bak dikkat et" dedim..kafasını vurdu tabii :) ve ağlamadı, başka türlü geçmeyi denedi..bu beni rahat anne mi yapıyor şimdi? ya da geçenlerde avmdeyken yürümekten sıkılıp emeklemek istedi ve emekledi kısa bi süre (daha başka yerlerde de emeklemiş olabilir tabii o_O) bu beni rahat anne mi yapıyor peki?

kocca geçen gün "sen normal anneler gibi diilsin ki daha yediğinin çöpünü bile kaldırmıyorsun" dedi..(kınama amaçlı söyledi bilogcan cidden!) ama belki de sırf bu nedenle arin bu kadar sakin ve rahat bi çocuk?! koltuğun tepesine çıkınca "in çabuuk!" diye çığıran bi annesi yok onun, "oha arin oha arin oraya çıkabiliyo musun sen artık?!" diye sevinç kahkahaları atan bir annesi var :) ya da koskoca ve ağır pirinç kavanozunu tam ayağının dibine atarak kırdığında "ayyy oğlum naptın ya?! :(" diyen bir annesi yok onun, "ayy arin ödümü kopardın, dur bi yerine gelmesin! dur bakim eline batmadı dimi? eşşek seni, herkül gibi kaldırdın dimi kavanozu :)" diyen bir annesi var :)

gecenin bir vakti uyanınca ben arin'in odasına hiç "off"layarak girmedim..hep "ömrüm noldu rüya mı gördün?/geldim annecim" diyerek girdim mesela..ya da sabahın köründe uyanınca yine "off"lamadım (ondan gizli off çekmiş olabilirim bak ama sadece sabah uyanmalarında :) ) kalktım ben de onunla, güleryüzle..

çalıştığım için yardıma çok gereksinim duyuyorum..ama yazının başında kastettiğim yardım bu diil aslında..yani sürekli yardım gerekir miydi acaba arin'e ben bakıyor olsaydım? bi düzen otururdu sanki ya..

bu nası bi insan olduğunla alakalı..bazı insanlar düzeni sever, düzensizlik onları mutsuz eder ve çocukla sürekli düzen zor..bana fark etmez mesela, evin ortasına bomba düşse "amaan hadi çıkalım" diyebilen biriyim ben..

gerçekten önemsediğim ne biliyo musun bilogcan? arin..arin mutlu olsun, sağlıklı olsun, eğleniyor olsun, keyifli olsun..sadece bu..ben yorulmuşum, ev batmış bunlar hiç önemli diil..hani şimdi anneler benim saçım süpürge diil falan diyorlar ya..yok bilogcan benim saçım süpürge olsun oğluma..benim hayatta tek bir isteğim var arin güzel yaşasın, mutlu yaşasın, sağlıklı yaşasın..geri dönüp baktığında neşeli anları, eğlenceli bir anne - babayı, mutlu şeyleri hatırlasın..

ayın onbirinde arin 16 aylık olacak..ve ben 16 aydır yanımda arin ya da kocca olmadan hiç bir yere gitmedim, kuaför ve işyeri hariç..istemiyorum da..hayatta bana zevk veren herşeyde yanımda arin de olsun kocca da olsun istiyorum :)

neyse ne diyorduk..ben yardım istemezdim sanırım yani sürekli bir yardım istemezdim..bakalım büyüdükçe bu fikrim değişecek mi?