Sayfalar

25 Ocak 2017 Çarşamba

yüzleşme


biz seksenli yıllarda doğan çocuklar için doksanlı yıllar bir tür yüzleşme yılıydı. 1982 anayasasının oluşturmaya çalıştığı apolitik gençlik bizim neslimiz olacaktı neticede..


sizi bilmem ama ben, ailemin sosyo-ekonomik durumu ve siyasi görüşleriyle doksanlı yıllarda yüzleştim. yoo, aklımın ermesi o yıllara denk geldiğinden değil, o yıllarda meydana gelen siyasi olayların, siyasi suikastlerin yarattığı farkındalıklardı yüzleşmemin sebebi. ve bütün bunlar memleketi şu an ki vaziyete getirdi. hani o sürekli özlediğimiz eski türkiye var ya, işte o, şimdiki yeni türkiye'nin mimarı aslında...pek de özlenecek bir durum yok sanki?!


sanırım yedi yaşlarındaydım, seçim zamanıydı. o zamanlar anap diye bir parti vardı, şimdi twitter'da parodi hesabı...neyse...o partinin çocuk aklımla bana eğlenceli gelen bir seçim müziği vardı. aileme "buna oy verin" diye söylediğimi hatırlıyorum. peki onlar ne cevap verdi? karşılarındaki yedi yaşında bir çocuk değilmiş gibi o partiye neden oy vermeyeceklerini ve oy verecekleri partiye neden oy vereceklerini anlattılar...halbuki "he kızım veririz" de, geç değil mi?


özellikle doksanüç senesi...ah o bindokuzyüzdoksanüç senesi...sanırım baştan sona hatırladığım tek sene...özellikle iki olayın aklıma mıh gibi kazındığı sene...


önce ocak ayında kara haber geldi...çok net hatırlıyorum televizyonda gördüklerimi...bir sokak, karlar altında...parçalanmış bir araba...sonraki günler bir cenaze...onbinler...kırmızı karanfiller ve bembeyaz kara batırılmış yanan mumlar..."arabaya önce kendi binermiş, çalıştırdıktan sonra eşini ve çocuklarını bindirirmiş" ah..uğur mumcu....


o kış hakikaten karakıştı...haziranda dedemin ölmesi de yazın iyi geçmeyeceğinin işaretiydi...


temmuz oldu...2 temmuz...yine televizyonda bir takım görüntüler...yangın! insanlar yanıyor! hayır yanmıyor, yakılıyor! benim ülkemde bir yerlerde insanlar yakılıyordu...canlar...ben bu nefreti bu yaşıma geldim hala anlayamıyorum, on yaşındaki ben nasıl anlasın? anlayamıyorum ama biliyorum, tanıyorum ve aynı nefreti bana yöneltecek insanlarla yaşadığımı artık biliyorum...


çok şey oldu...terör saldırıları, siyasi suikastler, cinayetler...çok şey...yıllara göre türkiye yapmanın bir manası yok, merak eden vikipedia'dan baksın...


bu iki olay beni ailemin dünya ve siyasi görüşü ile yüzleştirdi...o insanların kitapları vardı bizim evimizde, yazdıkları gazeteler okunuyordu...belki de ilk defa yüzyüze tanımadığı birilerine ağlarken gördüm onları...ben seneler sonra iyice anlayabilince onları, onlar için ağlayabildim...hem ölümlerine hem de hiç tanışamayacak olmama...


benim yüzleşmem on yaşımı buldu...düşünüyorum da arin'in yüzleşmesi, gezi direnişi sırasında ilk tekmelerini atan bir bebek olarak, daha anne karnındayken başlamış...


şimdi bize bir soru soracaklar. iki cevap seçeneğimiz var: evet ya da hayır


geçmişi hatırlayanlar pek fazla düşünmeden hayırlısıyla verecekler cevaplarını. hatırlamayanlar hafızalarını zorlasınlar, okusunlar, öğrensinler...başka ülkelerde "evet" nelere mal olmuş bir araştırsınlar, lütfen...


benim için aslolan atam'ın ne dediğidir: "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!"


direniş sırasında annesinin heyecanına içeriden destek veren o minicik çapulcu ayakların aşkına; hayır!

5 Ocak 2017 Perşembe

.......

ben blogu belki bir gün arin okur diye yazıyorum. ve aynen bu sebepten gündemle ilgili, olan biteni tamamen "kendi" bakış açımla yazıyorum ara ara. tarafsız yazmıyorum çünkü burası bir haber sitesi değil, arin ileride hissettiklerimi anlasın, bilsin istiyorum; onun fikirlerine uymasa bile görüş farklılığı ne demek öğrensin istiyorum.


yılbaşı akşamı sevdiğimiz dostlarımız ve kardeşlerimiz bizdeydi. arin arkadaşıyla oynadı, tepindi, kudurdu ve nihayet uyudu. tam da bir önceki yazımda yazdığım gibi gece onikide onu öptüm uyurken. canım.....


balkonda sigara içerken şebnem reina'da silahlı saldırı olmuş dedi. bar kavgası sandım...içeri geçince cnntürk'ü açmış beyler. bar kavgası değilmiş, manyağın biri eğlenen insanları taramış...


hani bir yazımda tatildeyken manyağın birinin tatilköyüne girip bizi tarama ihtimalinden korktuğumu yazmıştım ya, artık daha da çok korkuyorum. tatile gitmek istemeyecek kadar çok...


sıkıldım! çok sıkıldım! terör hakkında yazmaktan, konuşmaktan, gölgesinde yaşamaktan çok sıkıldım! benim, ailemin, çocuğumun canına kastedenlerle bir arada yaşamak zorunda bırakılmaktan çok sıkıldım!


ve en çok da bunları demokratik bir ülkede yaşamak zorunda olmaktan sıkıldım! toplumun bunları bile isteye yaşamasından ve yaşamak zorunda bırakmasından sıkıldım!


evden çıkın, hayata karışın, dik durun vs. vs. vs. bik bik konuşuyorlar ya hani...


ben paralize oldum!


evden çıkmayacağım! istemiyorum evimden çıkmak! istemiyorum korkuyla dolaşmak! mümkün olduğunca kendimce güvenli bulduğum alanda çoluğumla çocuğumla "hayatta kalmak" istiyorum!


korkuyorum arkadaş ben...sokağa çıkmaya korkuyorum...insani zevklerden korkuyorum...insanlardan korkuyorum...


siz çok cesursunuz, çıkın sokağa, ben değilim...kabuğumda yaşamayı tercih ediyorum...


hayatımızın içine eden herkese en derin nefretlerimle...

30 Aralık 2016 Cuma

muhasebe


2016'nın bir muhasebesini yapayım dedim, ı-ıh olmadı. o kadar çok acı var ki 2016'da mutluluklarımı anlatasım gelmedi, mutsuzluklarımı da sıralayıp iyice darlanasım da yok...


neyse bitiyor...


2017 şanslı bir yıl olsun hepimiz için. sağlıklı, mutlu, huzurlu, barış dolu bir yıl olsun. inşallah...


geçen sene yeni yıla girerken arin uyuyordu, babasıyla gidip öpüp koklaşmıştık tam onikide...bu yıl da uyur diye umuyorum...2016 ile ilgili en canlı anım, mutluluğum o andı...


bir tek bunun muhasebesini yapabiliyorum...


geçen sene arin beşiğinde uyuyordu biz onu öptüğümüzde, bu sene ise tek kişilik yatağında, yanında parmaklıkları olmayan yatağında uyuyor olacak biz onu öpüp koklarken...


oğlum büyüyor. sağlıkla, huzurla, mutlulukla büyüsün...hepimizin çocukları güzel yıllarda sağlıkla büyüsün...


benim başka bir dileğim yok...


iyi seneler hepimize...

13 Aralık 2016 Salı

yeter....

epey olmuş yazmayalı. pek de bir şey yok anlatılacak. arin iyi, canparçam çok tatlı ve gitgide ballaşıyor...çok şükür...


çocuk zor iş derler. sorumluluğu, okulu, yemesi, içmesi, giymesi zor derler..hem maddi hem manevi...


bu coğrafyada anneysen, çocuk işi daha da zorlaşıyor. bilinmezlik, terör korkusu, yanıbaşındaki savaş...bambaşka gözlerle bakmaya başladık dünyaya, farkında mısınız? yaşamıyoruz, sadece hayatta kalıyoruz bir süredir. nasıl koruyacağım, nasıl korunacağım düşünceleri bizi boğuyor. psikolog değilim, verecek bir çözümüm yok. önceden, karar vermiştim, sadece kendi küçük dünyam ile ilgilenecektim. arin iyiyse, babası iyiyse, ailelerimiz iyiyse, arkadaşlarım iyiyse problem yok demektir, diyordum. ilk tokat havaalanı saldırısıyla arkadaşlar cephesinden geldi. hep tanımadıklarımızın başına geldiğini sandığımız patlamalarda bu sefer tanıdıklarım öldü, olayın ortasında kaldı, kılpayı kurtuldu. fark ettim ki çember daralıyor. korku büyüyor.


önlemler düşünmeye başlıyorsun...kalabalığa girme, evden, mahallenden çıkma, gezme, güvenilir bulduğun ortamlarda bulun, kalabalığa girme, kalabalığa gitme, kalabalıktan uzak dur, kapat kendini, kilitle, yaşama, KALABALIKTAN UZAK DUR! tek önlem bu. ilk akla gelen, ilk güvenli gelen...tek önlem izole yaşamak.


yapmayın diyorlar, onların istedikleri de bu diyorlar. benim canımdan öte canım var, nasıl yapmam?! sadece kendimden sorumlu olsam çıkarım ama benim bir emanetim var, ona kıyamam...alamam o riski...


arin doğunca babasıyla aynı takımı tutsun, beraber maça giderler oh takılırım ben de bir akşam demiştim. şimdi nasıl göndereyim? babası nasıl alsın götürsün maça? neye güvenerek?


çocuğumla beraber gezeriz derdim. kadıköy'ü çok severim ben, arin ile en son doktoruna gittik 3 yaş kontrolüne, gezmeden döndük. çünkü kalabalık...korkutucu, tekinsiz...


topkapı sarayının bahçesinin manzarası çok güzeldir. dünyada gözlerinizle görebileceğiniz en güzel manzaralardan biridir. içinizi açar. saray da güzeldir, sonradan yapılma özenti saraylara benzemez, tarih yatar orada. saraydan çıkınca sultanahmet meydanı da çok güzeldir, yerebatan sarnıcı büyülüdür, sirkeciye kadar o yolda yürümek zevklidir, sirkeci garı da çok zarif bir mimariye sahiptir. götüremem ki arin'i. güvenli değil oralar...nasıl riske atayım...


dolmabahçe sarayına götürmek isterim, atamızın son ikametgahı... paşamızın son nefesini verdiği yatağın karşısındaki dört mevsim tablosunu göstermek isterim, ne güzeldir o tablo...götüremem, korkarım ben oralardan...


taksime gidelim isterim. beyoğlu eski beyoğlu olmasa da bir tur atalım, çikolatasından yiyelim. tünele binelim, dünyanın ilk metro hatlarından diye anlatayım arin'e, galata'ya gidelim. kuleye çıkıp hazerfen'i anlatayım, insan inandı mı neler neler başarır, somut bir şekilde görsün isterim. sonra kulenin dibindeki kahveye oturalım, ben kahvemi içerken ona bir meyvesuyu söyleyeyim, inanamasın hazerfen'in uçtuğuna ve ben tekrar tekrar anlatayım isterim. sonra gezi parkı'na götüreyim isterim. yakın tarihimizin ve kendi kişisel tarihimin en büyük inanç, umut hikayesini anlatayım. kestirtmediğimiz ağaçlara sarılalım, manzarayı seyredelim, elimize birer simit alalım kuşlarla beraber yiyelim, kuşlar gibi özgür olmayı anlatayım isterim. götüremem, istiklal'de patlama ortasında kalan puseti gördükten sonra, götüremem...


gencecik evlatların canlarını alıyorlar, benim annelik hayallerimi almışlar çok mu? çalın hayallerimizi, umutlarımızı yerine kendi hırslarınızı koyun! alın hepsi sizin olsun! ne olmak istiyorsanız olun! ama artık tek bir evladımızın bile saçının teline dahi dokunmayın! alın saray da sizin olsun saltanat da sizin olsun! bize evlatlarımızı bağışlayın! yeter!

8 Kasım 2016 Salı

hey sen! hiç bir şey bilmiyorsun!

evet sen! henüz çocuk falan yok tabii. sevgilinle geveş geveş takılıyorsun. evlenmişsiniz de mis gibi..aynı evdesiniz..plansız programsız ya da tam tersi, "tamamiyle" uyabildiğin planlı programlı bir hayatın var..


haftasonu keyfen değil "mecburen" erken kalkmak ne demek, bilmiyorsun.


işten koştur koştur eve gelmek zorunda hissetmek ne demek, bilmiyorsun.


yemeği keyfine göre değil, besleyiciliğine göre yapmak zorunda olmak ne demek, bilmiyorsun.


ya da, evde yemek olmaması rahatsızlığı ne demek, bilmiyorsun.


çocuk doktorundan haftasonları randevu almak ne kadar zor, bilmiyorsun.


banyo yapmak için ancak birisinin uyumasını beklemek ne demek, bilmiyorsun.


saçını şekillendirmeye vakit ve enerji bulamadığın için hep toplamak ne demek, bilmiyorsun.


makyajın sadece rimel ve rujdan ibaret olabileceğini bilmiyorsun.


ojesiz tırnak ne demek, bilmiyorsun.


daha önce keyifle gittiğin uzuuun pazar kahvaltıları için oyun alanlı bir alternatif aramak ne demek, bilmiyorsun.


halıdan oyun hamuru kazımak ne demek, bilmiyorsun.


bir bebek bezi değiştirmek değiştirmek ne kadar zor olabilir ki, bilmiyorsun.


"sayılar partisi"ni, "on yeşil şişe"yi, kurbağının kuyruğunun nerede olduğunu, bilmiyorsun.


kendini acımadan eleştirmek ne demek, bilmiyorsun.


eskiden evini dağınık bulurdun, aslında dağınıklık ne demek, bilmiyorsun.


ama mesela en önemlisi;


yukarılardaki atatürk bayraklarını öşümşek adam* asıyor, bilmiyorsun.


sen gerçekten hiç bir şey bilmiyorsun!


işbu yazı kendime yazılmıştır. ;)
*örümcek adam

17 Ekim 2016 Pazartesi

düdük 3 yaşında!

ben inanamıyorum..ne çabuk büyüyor yaa! üç yaşında..tam üç yaşında oldu..daha niceleri olsun, sağlıkla, mutlulukla, huzurla..güzel çocuğum benim..


üç yaşında, yüzbir cm, onyedi kilo üçyüz gram..dünyada kapladığı yer bu kadar..benimse, bütün dünyam o kadar..


önce babannesinde ufak bir kutlama yaptık, sonra da tam doğumgününde okulunda kutladık..çok mutlu, çok eğlenceli geçti :)


güzel çocuğum, tatlı yavrum benim..bal gibi, şeker gibi, pekmez gibi tatlı bir ömrün olsun..ömrün de senin kadar güzel olsun..hayat sana hep cömert davransın..uzun sağlıklı bir ömrün olsun..canımsın sen benim, herşeyimsin..çok ama çooook seviyorum seni! dünyalar kadar çok, tahmin edemeyeceğin kadar çok! bitanem..



22 Eylül 2016 Perşembe

uçtu uçtu arin uçtu!


ya bu sonbahar beni mahvetti. bir sersemlik, bir kafamı kaldırmama, bir bıraksan saatlerce uyuma isteği...mmmmhh evet bir bıraksalar ne uyurum ama...oolum alt tarafı bir ay bitti yenisi başladı, ne bu afra tafra? sen hayırdır pelin?!


tabii havaların bir anda soğuması da tuz biber ekti bu atalet durumuna...ben ki kolay kolay üşümem, hemen sıcaklarım, kışın tişörtle yatmaya devam ederim, asla kazak + gömlek kombinasyonu yapamam (gömlek kolsuz yazlıksa belki yaparım), çizme giyince darlanırım, tişörtle uludağda kayak yapmışlığım vardır (bkz. hashtag türkiye'nin zengin çocookları :p) ama şu mevsim geçişlerinde çılgın gibi üşüyorum arkadaş. vatdıfak?! bu nasıl bünye? oolum daha on gün önce bodrumda kızgın kumlardan serin sulara atlıyordum (bkz. hashtag türkiyenin zengin anaları :p) şimdi üzerimde mont olmadan sokağa çıkamıyorum ki bodrum da hala kızgın kumlardan serin sulara atlıyorlarmış, sanırım türkiyenin yanlış coğrafi bölgesinde barınmanın cezasını çekiyorum...


arin, bodrum'a giderken ilk defa uçağa bindi. (arin deyince bir sıcaklık geldi bana, kuzumm ^.^ ). ben uçakta gerilirim, korkmam ama o kalkış zamanı bi gerilirim işte. neyse...şimdi çocoom yanımda, babası da yok, yalnızız ya Allah'ım bende ne senaryolar. hostes der, gaz maskesi önce kendinize sonra çocuğunuza, ben derim "hade len önce çocuma hep çocuma, alsın benimkini de alsın, bütün oksijenler onun olsun" (içimden). tabii bu arada önceden havalimanında çalışmış olmanın etkisiyle gördüğüm her haltı anlattım.


+ bak annecim şimdi abla valizimizi alcak, banta koycak valiz şuta gitcek
- annnneee hadi şuuuuut ve goool oynayalım!


- bak oğlum körükten uçağa geçiyoruz şimdi
+ aaa anne tünneeeel kaaaannnlık ooooduu!


+ bak bebeğim şimdi push back yapıyorlar
- anneee meymeee suyuuu!


yani çocuğa bi sürü anlamayacağı teknik şeyleri açıkladıktan sonra uçak piste çıktı, motorları kökledi, ayakları yerden kesti ve o andan itibaren arin'in öğrenmiş olacağı tek şey kevser'den başlayıp subhaneke'ye uzanan dualardı!


önce kemerini takmak istemedi, baak ama kırmızı ve çok şeker diye diye taktırdım ve bir daha da çıkarttırmadım, çünkü çıkarttırırsam bi daha takmayabilirdi ve bence zaten uçaktayken arabadaki gibi sürekli takmalı kalkmadığı sürece (kamuspotu). giderken şahaneydi, hiç zorluk çıkarmadı, şeker, meyvesuyu, oyuncak falan derken yol da bitti (alt tarafı bi saat uçtuk ayol, sanki transatlantiği geçtik, ne anlattım!)


ama dönüş..ah o dönüş...dostlar dönüşte gerilemedim bile, o kadar zorlu bir dönüştü...


kemeri yine zar zor bağladım...su istedi, çikolata istedi, mavi arabasını 1844564845654 kere kaybedip, buldu ve o acıklı an geldi; kalkmak istedi! ve kemeri çözmeyi başardı. koltukların altından sürünmek suretiyle ön ve arka sıralara gitmeye kalktı, koridorda dolaşmak istedi, yere oturup koltuğunu araba parkı yaptı...ay şiştim valla anlatırken...ve bütün bunlar oluyorken inişe geçmeye başladık. oolum gel kemerini tak otur diyorum yok diyor. yahu iniş sıkıntılı mesele, türbülans olabilir, kaptan sert iniş yapabilir, yararsın kafayı gözü diye içim içimi yiyor. kucağıma oturmak istedi sonra, hostes de (biliyorum arkadaşlar kabin memurusunuz siz, erkekleriniz de steward hatta host diil) ek kemer getirdi, bebek gibi bağladım kucağıma öyle indik ve gerçekten tak diye tekeri vurarak, sarsılarak indik. yani oturmasa kesin kafayı falan bi yere vurmuştu...


çok cooldu ama oğlum sanki 447545235685. uçağa binişiymiş gibiydi. bak bulutlara diyorum, ee bulut diyor. baş aşağıda arabalar var diyorum, hee arabaa diyor. uçaktan inince bak bunun içindeydik diyorum, soo what? bakışı atıyor.


arkadaş ben her konuda heyecanlı bir insanımdır. çok çabuk durumları abartabilir, uçuk hayaller kurabilirim bu durumlarla ilgili. bu çocuğun coolluğu kime çekmiş?! kimin geni bu?! çıksın ortaya!