arin konuşuyor yaa! eni konu konuşuyor işte, anlıyorsun ne dediğini :)
geçen gün iş çıkışı parka gittik. küçük bir kız sallanıyordu, salıncaktan inince arin sallanmak istedi. başladım sallamaya ama ufaklık tekrar binmek istedi. nasıl da şeker bir kız çocuğu...gülerek arin'i izliyor, ben de sürekli "arincim bak durunca in salıncaktan kardeş sallansın, küçük o" falan diyorum. arin azıcık mızırdandı ama kızın babannesi mi ananesi mi neyse o da tepemizde bekliyor, gerildim tabii. neyse sallamayı kestim, salıncak durdu arin de mucizevi bir şekilde indi salıncaktan. babası bizi almaya gelince ballandıra ballandıra "baaaak oğlumuz böyle böyle yaptı ama küçücüktü o çocuk, o da akıllı akıllı sırasını bekledi" falan diye anlattım. hani kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla manasında :) arin de durdu "ama ben de küçüğüm" dedi! ay içine oturmuş şapşikin! :) kıyamam bebeğim benim...o da küçük, evet :)
uyumuyor bu aralar. sanırım öğle uykusu fazla ve yeterli geliyor, akşama kadar ne kadar yorsak da uyumuyor. üçümüz beraber yatıyoruz, evet çocuğu olmayana çook romantik gelebilir ailecek aynı yatakta uyumak ama çocuğu olanlar anlamıştır sanırım, nasıl hem çok rahat hem de çok rahatsız bir uyku uyuduğumuzu geceleri :) dün gece bir anda uykusunda "eenerbahçeçe!" (fenerbahçe) diye bağırdı :) sonra "baba baba baba" dedi, sonra "gidelim" dedi. uyurken...kimbilir rüyasında ne görüyordu?! :)
favori kelimelerinden biri "yok". ne sorarsan sor önce "yok" diyor. "susadın mı arin?" "yok!" , "acıktın mı arin?" "yok" ama sofra kurulduğunu görünce masaya bizden önce oturuyor, yani inanmamak lazım :)
akşamları geç yatınca sabahları uyanamıyor tabii. oysa kreşe gitmek için uyanması gerekiyor. her sabah "bak oğlum gece geç yatarsan uyanamazsın böyle. bu gece erken uyu, tamam mı?" diyorum "tamam" diyor. "en geç dokuz buçukta yatakta olcaz, anlaştık mı?" diyorum "aaaalaaaştık!" diyor. akşam olunca zamanında gidiyor mu yatağa? tabii ki hayır. ne demiş atalarımız "tavuğun dötüne çocuğun sözüne güven olmaz!" :)
artık iki yaş krizleri midir nedir bilmem ara ara gelen krizler var...mesela, dışarıda yemek yiyemiyoruz, çünkü oturmuyor. gerçekten hiiiç oturmuyor ve bizi de kaldırmak istiyor. dün mesela dışardalardı, iş çıkışı yanlarına gittim bizimki bostancı meydanında koşturup duruyor, bizi de koşturuyor...bir çocuk daha vardı arin yaşlarında eline vermişler bir su tabancası uslu uslu oturduğu yerde oynuyordu, koşma vs. yok. ama bizimki ortalığı birbirine katıyor! yemek yiyelim eve gitmeden dedik, anında vazgeçtik, çünkü durmayacak, dolanmak isteyecek ve yemek bize zehir olacak. acaba bir çözümü var mı bunun? pusete binmekten de hoşlanmıyor artık, illa yürüyecek.
yarın iki buçuk yaş kontrolü var...ne ara büyüdü bu çocuk?!
çok seviyorum, çook! <3
15 Nisan 2016 Cuma
5 Nisan 2016 Salı
çalışan annenin diyecekleri var!
merhaba, ben çalışan anne! hani parklarda bakıcısıyla/babannesi/ananesi ile gördüğünüz "ahhh yavrum anası bırakmış bunu işe mi gitmiş?!" diye dertlendiğiniz (!) kedi yavrusu (!) benim çocuğum!
şimdi...
"çocuğa iki yaşına kadar annesi bakmalı!"
"kadının yeri evidir, çocuğunun yanıdır!"
"ahh ahhhh anasına hasret büyüyor yavrucak!"
"kocan ne kazanıyor? çok mu ihtiyacın var çalışmaya?"
"mecburiyetten çocuğunu ellere bırakıyor da elin kapısına çalışmaya gidiyor!"
gibi gibi gibi saçma düşünceleri kafanızdan azıcık da olsa atabilirseniz size neden çocuğum olduğu halde çalıştığımı anlatacağım.
dinleyin -okuyun- bakalım...
şöyle başlayayım: evet, çocuğum benim herşeyim. bu dünyadaki en sevdiğim, en önemsediğim, uğruna dünyayı yakabileceğim tek varlık o benim hayatımda.
ve ben onu her gün bırakıp (!) işe gidiyorum, ne kadar acımasızca değil mi size göre?
anne olmak en sevdiğim sıfatım olabilir ama ben bir insanım. ve her insan gibi hayatımı idame ettirebilmek için paraya ihtiyacım var. ve bu ihtiyacım olan para kocamın ya da babamın ya da başka bir finansörün kazanacağı değil BENİM kazanacağım, BANA ait olan para. sizi bilemiyorum ama ben sırtımı kimseye yaslamak istemiyorum. çünkü bu kocaya, babaya sırtını yaslama hali gelecekte çocuğuna sırtını yaslamaya dönüyor, "onu ben büyüttüm bana bakacak o yaşlanınca", ben bu düşünceyi tasvip etmiyorum maalesef.
evet, oğluma güzel bir gelecek vermek, oğlumu feraha çıkarmak ben hayattaki en önemli gayelerimden biri, hepimiz gibi..ama şunu da itiraf edeyim ki, maddi açıdan baktığımızda bu, benim eve getirdiğim üç beş kuruş parayı zorunlu kılmıyor. babası da aslanlar gibi oğlumuzu feraha çıkarır, tek kazançla. hatta oğlumun ananesi, babannesi, dedeleri, dayısı, amcası hepsi hepsi takıldığı noktada destek olur oğluma. ve hatta, gözden kaçırdığımız en önemli nokta bu, OĞLUM KENDİ ZEKASI, KENDİ BAŞARISI, KENDİ ÇALIŞMALARIYLA da kendine güzel bir gelecek verebilir!
ben kendi geleceğimi garantiye almak için çalışıyorum aslında. ileride kendime ait küçük bir maaşım olsun istiyorum mesela. kendi kendimi döndürebileyim istiyorum, hani büyüklerimizin dediği gibi, kimseye yük olmadan hayatımı yaşayayım istiyorum. ve dolaylı olarak aslında çocuğumun geleceğini garantiye alıyorum. çünkü o da bizim gibi bu çarkın içine girecek, onun da bir ailesi, bir hayatı, öncelikleri olacak, ve ben, bir de "nolacak bu annemin hali?" diye beni dert edinmesini istemiyorum mesela. ona kendi hayatını verebilmek bence ona verebileceğim en güzel hediye.
bir de çalışan anne olmak sandığınız kadar "zavallı" bir durum değil. hani hep diyorsunuz ya çocuğunu 2-3 saat görebiliyor günde falan diye, siz de bir hesaplayın bakalım gününüzü. düşün 24 saatten uyuduğunuz, temizlik yaptığınız, yemek pişirdiğiniz, ev işi yaptığınız zamanları, kaç saatiniz kalmış geriye? ama dürüstçe hesaplayın lütfen.
biz sabahları üçümüz evden güle oynaya çıkıyoruz, babasıyla onu okula bırakıyoruz ve biz işlerimize gidiyoruz. ve ben bir kez olsun "sana çikolata/oyuncak almak için çalışıyorum" gibi hastalıklı cümleler kurmadım oğluma. hep "sen okula ben işe hadi bakalım" dedim, çünkü normali bu! çünkü ileride hayatındaki kadının çalışmasını mecburiyet olarak görmemeli, "çalışmalı çünkü çalışmak normaldir, kadın erkek fark etmez" demeli. desteklemeli, tıpkı babası gibi...
ev işlerine gelince. benim oğlum saçını süpürge etmiş, yemek yapmak için cebelleşen bir kadın görmüyor evde. mutfakta beraber çalışan anne baba görüyor, evi beraber toplayan anne baba görüyor. yani ev işlerine yardımcı bir erkek görüyor ve ileride bunun meyvelerini nasıl toplayacağız, bir düşünün. ben saçımı sadece oğlumun mutluluğu için süpürge etmeyi tercih ediyorum...
evet yoruluyorum, evet bölünüyorum, evet yetişemediğim zamanlar/yerler var, evet özlüyorum da ama benim hayatımın normali bu. hatta bence insanoğlunun normali bu. nasıl ki babaların ya da erkeklerin çalışıp çalışmaması tartışmaya kapalı bir konuysa aynı şekilde kadınların da çalışıp çalışmaması tartışmaya kapalıdır benim için. ha gel sistemi eleştir, günün yarısını çalışarak geçiriyorsun, yaşamaya, harcamaya vakit mi var falan de, onu tartışırım bak! ama kadın-erkek ayrımına indirgeme çalışmayı, hele anne - anne değil ayrımına hiç indirgeme...
bir de sevgili çalışmayan anne lütfen çocuğumla aramdaki bağı, onun yetişme tarzını sorgulayarak, özgüvenli olmayacağını söyleyerek, parkta mahsun bakışlarla seni ve çocuğunu izlediğini ve daha bir sürü şeyi haddinde olmayarak dile getirerek belden aşağı vurma! alırım aklını şaşırırsın nasıl belden aşağı vurulurmuş!
şimdi...
"çocuğa iki yaşına kadar annesi bakmalı!"
"kadının yeri evidir, çocuğunun yanıdır!"
"ahh ahhhh anasına hasret büyüyor yavrucak!"
"kocan ne kazanıyor? çok mu ihtiyacın var çalışmaya?"
"mecburiyetten çocuğunu ellere bırakıyor da elin kapısına çalışmaya gidiyor!"
gibi gibi gibi saçma düşünceleri kafanızdan azıcık da olsa atabilirseniz size neden çocuğum olduğu halde çalıştığımı anlatacağım.
dinleyin -okuyun- bakalım...
şöyle başlayayım: evet, çocuğum benim herşeyim. bu dünyadaki en sevdiğim, en önemsediğim, uğruna dünyayı yakabileceğim tek varlık o benim hayatımda.
ve ben onu her gün bırakıp (!) işe gidiyorum, ne kadar acımasızca değil mi size göre?
anne olmak en sevdiğim sıfatım olabilir ama ben bir insanım. ve her insan gibi hayatımı idame ettirebilmek için paraya ihtiyacım var. ve bu ihtiyacım olan para kocamın ya da babamın ya da başka bir finansörün kazanacağı değil BENİM kazanacağım, BANA ait olan para. sizi bilemiyorum ama ben sırtımı kimseye yaslamak istemiyorum. çünkü bu kocaya, babaya sırtını yaslama hali gelecekte çocuğuna sırtını yaslamaya dönüyor, "onu ben büyüttüm bana bakacak o yaşlanınca", ben bu düşünceyi tasvip etmiyorum maalesef.
evet, oğluma güzel bir gelecek vermek, oğlumu feraha çıkarmak ben hayattaki en önemli gayelerimden biri, hepimiz gibi..ama şunu da itiraf edeyim ki, maddi açıdan baktığımızda bu, benim eve getirdiğim üç beş kuruş parayı zorunlu kılmıyor. babası da aslanlar gibi oğlumuzu feraha çıkarır, tek kazançla. hatta oğlumun ananesi, babannesi, dedeleri, dayısı, amcası hepsi hepsi takıldığı noktada destek olur oğluma. ve hatta, gözden kaçırdığımız en önemli nokta bu, OĞLUM KENDİ ZEKASI, KENDİ BAŞARISI, KENDİ ÇALIŞMALARIYLA da kendine güzel bir gelecek verebilir!
ben kendi geleceğimi garantiye almak için çalışıyorum aslında. ileride kendime ait küçük bir maaşım olsun istiyorum mesela. kendi kendimi döndürebileyim istiyorum, hani büyüklerimizin dediği gibi, kimseye yük olmadan hayatımı yaşayayım istiyorum. ve dolaylı olarak aslında çocuğumun geleceğini garantiye alıyorum. çünkü o da bizim gibi bu çarkın içine girecek, onun da bir ailesi, bir hayatı, öncelikleri olacak, ve ben, bir de "nolacak bu annemin hali?" diye beni dert edinmesini istemiyorum mesela. ona kendi hayatını verebilmek bence ona verebileceğim en güzel hediye.
bir de çalışan anne olmak sandığınız kadar "zavallı" bir durum değil. hani hep diyorsunuz ya çocuğunu 2-3 saat görebiliyor günde falan diye, siz de bir hesaplayın bakalım gününüzü. düşün 24 saatten uyuduğunuz, temizlik yaptığınız, yemek pişirdiğiniz, ev işi yaptığınız zamanları, kaç saatiniz kalmış geriye? ama dürüstçe hesaplayın lütfen.
biz sabahları üçümüz evden güle oynaya çıkıyoruz, babasıyla onu okula bırakıyoruz ve biz işlerimize gidiyoruz. ve ben bir kez olsun "sana çikolata/oyuncak almak için çalışıyorum" gibi hastalıklı cümleler kurmadım oğluma. hep "sen okula ben işe hadi bakalım" dedim, çünkü normali bu! çünkü ileride hayatındaki kadının çalışmasını mecburiyet olarak görmemeli, "çalışmalı çünkü çalışmak normaldir, kadın erkek fark etmez" demeli. desteklemeli, tıpkı babası gibi...
ev işlerine gelince. benim oğlum saçını süpürge etmiş, yemek yapmak için cebelleşen bir kadın görmüyor evde. mutfakta beraber çalışan anne baba görüyor, evi beraber toplayan anne baba görüyor. yani ev işlerine yardımcı bir erkek görüyor ve ileride bunun meyvelerini nasıl toplayacağız, bir düşünün. ben saçımı sadece oğlumun mutluluğu için süpürge etmeyi tercih ediyorum...
evet yoruluyorum, evet bölünüyorum, evet yetişemediğim zamanlar/yerler var, evet özlüyorum da ama benim hayatımın normali bu. hatta bence insanoğlunun normali bu. nasıl ki babaların ya da erkeklerin çalışıp çalışmaması tartışmaya kapalı bir konuysa aynı şekilde kadınların da çalışıp çalışmaması tartışmaya kapalıdır benim için. ha gel sistemi eleştir, günün yarısını çalışarak geçiriyorsun, yaşamaya, harcamaya vakit mi var falan de, onu tartışırım bak! ama kadın-erkek ayrımına indirgeme çalışmayı, hele anne - anne değil ayrımına hiç indirgeme...
bir de sevgili çalışmayan anne lütfen çocuğumla aramdaki bağı, onun yetişme tarzını sorgulayarak, özgüvenli olmayacağını söyleyerek, parkta mahsun bakışlarla seni ve çocuğunu izlediğini ve daha bir sürü şeyi haddinde olmayarak dile getirerek belden aşağı vurma! alırım aklını şaşırırsın nasıl belden aşağı vurulurmuş!
16 Mart 2016 Çarşamba
güç..
mart ayındayız arincim..martın yarısı kış yarısı yaz derler. şu an hava buz gibi, kış olan yarısını tamamlamaya çalışıyoruz.
şimdi sana yolda gelirken gördüğüm çiçek açmış ağaçları anlatmak isterdim, kedilerin nasıl miyavladığını, en saçma yerlerde dahi açabilen papatyaları, sabahları artık kuş sesleriyle uyandığımızı, sahil günlerine ne kadar az kaldığını anlatmak isterdim...
ama dedim ya martın kış bölümündeyiz...
ankara..bizim başkentimiz. ben bir kaç kere gittim. biraz aklın ermeye başlayınca seni de götürmek istiyoruz babanla, hani yeni yeni adını söylemeye başladığın Atatürk var ya, onun kabrine götürmek istiyoruz seni, ilk meclise de götürmek istiyoruz. bunları bilmeni, öğrenmeni, gerçekten özümsemeni çok istiyor ve önemsiyoruz.
ankara'yı herkes sevmez. deniz yok ya içinde, biraz hor görürler. gri şehir derler. bozkırın ortasıdır, sakin bir memur şehridir, öyle anlatılır en azından. ben severim, belki de hep güzel bir arkadaşımı ziyaret etmek için gittiğimden sevdim ben ankara'yı..
ülkenin tam ortasında olduğu için, diğer şehirlere bağlantısı kolay olduğu için ve ülkenin ortasında olmasından dolayı güvenli olduğu için ankara başkent olarak seçilmiş.
güvenli olduğu için...
1923 yılında başkent seçilmiş ankara. güvenli olduğu için..
ve şimdi..son 6 ayda, tam olarak 6 ay bile değil, ankara'da 3. terör saldırısı oldu oğlum. 3! 3 kere içimiz yandı, 3 kere öldü insanlar..
zor bir coğrafyada büyüyorsun..özür dilerim ve ben, beni senden özür dilemek zorunda bırakanlardan nefret ediyorum.
büyü oğlum. sağlıkla mutlulukla büyü..ömrün boyunca tüm güzellikler yoldaşın olsun..büyü ve iyi bir insan ol..büyü ve dünya değişsin, güzelleşsin..
hepimizin içinde dünyayı değiştirebilme, güzelleştirebilme gücü var..ben bu yaşıma kadar ortaya çıkarmayı başaramadım..ama sen çıkar o gücü ortaya..kimbilir belki ben o gücü "sen" olarak çıkardım aslında!
seni seviyorum..seni aklının alamayacağı kadar çok seviyorum!
şimdi sana yolda gelirken gördüğüm çiçek açmış ağaçları anlatmak isterdim, kedilerin nasıl miyavladığını, en saçma yerlerde dahi açabilen papatyaları, sabahları artık kuş sesleriyle uyandığımızı, sahil günlerine ne kadar az kaldığını anlatmak isterdim...
ama dedim ya martın kış bölümündeyiz...
ankara..bizim başkentimiz. ben bir kaç kere gittim. biraz aklın ermeye başlayınca seni de götürmek istiyoruz babanla, hani yeni yeni adını söylemeye başladığın Atatürk var ya, onun kabrine götürmek istiyoruz seni, ilk meclise de götürmek istiyoruz. bunları bilmeni, öğrenmeni, gerçekten özümsemeni çok istiyor ve önemsiyoruz.
ankara'yı herkes sevmez. deniz yok ya içinde, biraz hor görürler. gri şehir derler. bozkırın ortasıdır, sakin bir memur şehridir, öyle anlatılır en azından. ben severim, belki de hep güzel bir arkadaşımı ziyaret etmek için gittiğimden sevdim ben ankara'yı..
ülkenin tam ortasında olduğu için, diğer şehirlere bağlantısı kolay olduğu için ve ülkenin ortasında olmasından dolayı güvenli olduğu için ankara başkent olarak seçilmiş.
güvenli olduğu için...
1923 yılında başkent seçilmiş ankara. güvenli olduğu için..
ve şimdi..son 6 ayda, tam olarak 6 ay bile değil, ankara'da 3. terör saldırısı oldu oğlum. 3! 3 kere içimiz yandı, 3 kere öldü insanlar..
zor bir coğrafyada büyüyorsun..özür dilerim ve ben, beni senden özür dilemek zorunda bırakanlardan nefret ediyorum.
büyü oğlum. sağlıkla mutlulukla büyü..ömrün boyunca tüm güzellikler yoldaşın olsun..büyü ve iyi bir insan ol..büyü ve dünya değişsin, güzelleşsin..
hepimizin içinde dünyayı değiştirebilme, güzelleştirebilme gücü var..ben bu yaşıma kadar ortaya çıkarmayı başaramadım..ama sen çıkar o gücü ortaya..kimbilir belki ben o gücü "sen" olarak çıkardım aslında!
seni seviyorum..seni aklının alamayacağı kadar çok seviyorum!
4 Mart 2016 Cuma
bir ilişki uzmanı olarak, ben!
tüm zamanların en meşhur sorularındandır: evlilik aşkı öldürür mü?
cevabı yok bu sorunun. evlilikten ve aşktan ne beklediğinize bağlı. haftanın birkaç en süslü püslü halinizle buluştuğunuz adam bir anda sizi suratınızda yastık iziyle görüyor ya da siz en yakışıklı haliyle buluştuğunuz adamı bir anda gözünde çapaklarla görüyorsunuz. aşkımın her hali bana güzel diyebilirsiniz, zaten kimse sadece dış görünüşe aldanıp evlenmez. ama işin içine bir ev sorumluluğu girince şöyle bir afallıyor insan. işte sanırım aşkın bittiği sanrısı buradan çıkıyor. hayatı her manasıyla beraber ele alıyorsanız bence bu devreden alnınızın akıyla çıkarsınız, aşk da dolu dizgin gider.
neyse. ne diyorduk?
evlenmeye karar verdiniz. tebrikler. çok heyecanlı bir gün sayma süreci. ama çok üzgünüm artık o muhteşem ilişkinizde iki kişi değilsiniz. iki adet anne iki adet baba, kardeş, görümce, kayınço, elti, yenge, meraklı komşu vs vs. bir sürü halinde yaşıyorsunuz ilişkiyi! herkesin hem ilişkiniz, hem müstabel eşiniz, hem tutacağınız ev, hem düğününüz, hem çeyiziniz, hem balayınız, hem bu süreçteki herşeyiniz hakkında illa ki bir fikri vardır demektir bu. birden ne kadar geniş bir aileye sahip olduğunuzu fark edersiniz!
sonra düğün olur, balayı olur, cicim ayları olur, kocişkoma kek yaptım, aşkıma çiçek aldım dönemleri olur ve bu "kalabalık ilişki" dönemini unutursunuz.
kocişkonuza kek yaptığınız ve aşkınıza çiçek aldığınız bir ara bir bakarsınız ki göbüşkonuzda bir bebişkonuz vardır!
nasıl deli bir mutluluk!
artık birlikte aldığınız tek sorumluluk bir evin çekip çevrilmesi değil, bir "can"dır. candan da ötedir, evlattır.
hamileliğiniz boyunca ailenizin ne kadar kalabalık olduğunu ara ara tekrar hatırlarsınız ama sanırım bu dönemde gizli bir sözleşme var, herkes sizin bu dönemin başbaşa geçireceğiniz son dönem olduğunun farkındaymışcasına pek elleşmez size.
asıl olay bebek doğunca..
bir kere lohusa kırk gün yalnız bırakılmaz inancı ve bebeğe iki kişi nasıl bakacaz paniğiyle evinizde sürekli insanlar olur. sadece iki kişi yaşadığınız ev bir anda dolar taşar. ve bu çok da kötü bir şey değildir, çünkü gerçekten çaresiz hissettiğiniz bir dönemdir ve eğer benim gibi şanslıysanız etrafınızdaki herkesin sizi ne kadar sevdiğini ve şımartmak için çabaladığını görür ve mutlu olursunuz.
sonra bebek yavaştan ortaya çıkmaya başlar ve artık bir düzen oturtmanız gerektiği gerçeğiyle karşılaşırsınız.
aha dananın kuyruğu burada kopuyor!
çünkü bebekli evde düzen oturmuyor!
artık fiziksel mi zihinsel mi yoksa ikisi birden mi bilmiyorum ama sürekli bir yorgunluk haliniz vardır. ve bu da ev ve diğer işlerle çok fazla ilgilenememenize yol açar. hele çalışan anneyseniz...bir de "iş" vardır bölünmeniz gereken.
işte çiftler en çok bu bölümde hırpalanıyorlar.
önceden tıkır tıkır işleyen bir düzen vardır (tamam pek tıkır tıkır olmasa da göze batmayan bir düzendir ve siz daha enerjiksinizdir bu düzende)
iki kişilik hesapsız bir hayatınız vardı, istediğiniz saatte uyandığınız, dışarı çıktığınız vs. şimdi ise düzen yok ama sürekli programlı olmak zorundasınız, neticede elinizde bir adet uyku saati, yemek saati, bok saati, püsür saati olan bir minik vardır ve sizin yaşam standartınız bu miniğin biyolojik saatinin tıkır tıkır işlemesiyle doğru orantıdadır.
bu arada siz kocanızın sizi anlamadığını, ne kadar yorgun olduğunuzun farkında olmadığını düşünürsünüz, kocanız ise düzene takmış ve düzen kurulmasının ne kadar mühim olduğunu düşünür ve neden kurulamadığını merak eder. ve her ikiniz de sonsuz haklısınızdır!
işte yazının başında bahsettiğim "kalabalık" burada çok ama çok önemli. aslında kalabalığın tamamı değil de bu kalabalıktaki iki tane kadın çok önemlidir ve onlar sizin ve kocanızın canıdır.
anneler!
eğer şanslıysanız, her ikisi de size bu düzen kurma yolunda sonsuz yardım ederler ve ağır aksak da olsa bir düzeniniz olur.
eğer şanslıysanız, evdeki tartışmalarda olaya tarafsız bakarlar ve sezarın hakkını sezara verirler.
eğer şanslıysanız, torunlarıyla vakit geçirmekten çekinmezler ve size tekrar bir çift olduğunuzu hatırlatan anlar verirler.
sizi bilmem ama ben son iki buçuk seneme baktığımda; üzüldüğüm anlar oldu, kırıldığım anlar oldu, kimse beni anlamıyor diye düşündüğüm anlar oldu, evet, ama totalde ben çok şanslıydım! herkes yardımcı olmak için çabaladı, anneler bir kere bile bir isteğimi(zi) geri çevirmedi. yangınlar oldu belki ama yangına körükle giden olmadı, çok şükür. Allah her ikisinden de razı olsun, ikisinin de hem benim hem oğlumun hem de kocamın üzerinde emeği büyük şu son iki buçuk yılda.
herkes çocuğun her evliliği azıcık ya da fazlasıyla ama illa ki sarstığını söyler. çünkü o güne kadar iki kişiydiniz ve bir anda ne kadar "kalabalık" olduğunuzu fark ediyorsunuz. aslında ne kadar geniş bir aileye sahip olduğunuzu..ve bunu yönetmek çok zor.
umarım siz de benim gibi şanslılardansınızdır. kendinizi şanssızlardan görüyorsanız, maalesef önerebileceğim bir çıkış yolu yok. ama duruma biraz uzaktan bakın ve konuşun. ne hissediyorsanız, ne hissettiriliyorsanız anlatın. başka türlü bir çözüm gelmiyor benim aklıma.
aşk güzel şey, aşık olduğunla evlenmek güzel şey, çocuk muhteşem bir şey ama bir de bu yanı var. herkese kolaylıklar! :)
cevabı yok bu sorunun. evlilikten ve aşktan ne beklediğinize bağlı. haftanın birkaç en süslü püslü halinizle buluştuğunuz adam bir anda sizi suratınızda yastık iziyle görüyor ya da siz en yakışıklı haliyle buluştuğunuz adamı bir anda gözünde çapaklarla görüyorsunuz. aşkımın her hali bana güzel diyebilirsiniz, zaten kimse sadece dış görünüşe aldanıp evlenmez. ama işin içine bir ev sorumluluğu girince şöyle bir afallıyor insan. işte sanırım aşkın bittiği sanrısı buradan çıkıyor. hayatı her manasıyla beraber ele alıyorsanız bence bu devreden alnınızın akıyla çıkarsınız, aşk da dolu dizgin gider.
neyse. ne diyorduk?
evlenmeye karar verdiniz. tebrikler. çok heyecanlı bir gün sayma süreci. ama çok üzgünüm artık o muhteşem ilişkinizde iki kişi değilsiniz. iki adet anne iki adet baba, kardeş, görümce, kayınço, elti, yenge, meraklı komşu vs vs. bir sürü halinde yaşıyorsunuz ilişkiyi! herkesin hem ilişkiniz, hem müstabel eşiniz, hem tutacağınız ev, hem düğününüz, hem çeyiziniz, hem balayınız, hem bu süreçteki herşeyiniz hakkında illa ki bir fikri vardır demektir bu. birden ne kadar geniş bir aileye sahip olduğunuzu fark edersiniz!
sonra düğün olur, balayı olur, cicim ayları olur, kocişkoma kek yaptım, aşkıma çiçek aldım dönemleri olur ve bu "kalabalık ilişki" dönemini unutursunuz.
kocişkonuza kek yaptığınız ve aşkınıza çiçek aldığınız bir ara bir bakarsınız ki göbüşkonuzda bir bebişkonuz vardır!
nasıl deli bir mutluluk!
artık birlikte aldığınız tek sorumluluk bir evin çekip çevrilmesi değil, bir "can"dır. candan da ötedir, evlattır.
hamileliğiniz boyunca ailenizin ne kadar kalabalık olduğunu ara ara tekrar hatırlarsınız ama sanırım bu dönemde gizli bir sözleşme var, herkes sizin bu dönemin başbaşa geçireceğiniz son dönem olduğunun farkındaymışcasına pek elleşmez size.
asıl olay bebek doğunca..
bir kere lohusa kırk gün yalnız bırakılmaz inancı ve bebeğe iki kişi nasıl bakacaz paniğiyle evinizde sürekli insanlar olur. sadece iki kişi yaşadığınız ev bir anda dolar taşar. ve bu çok da kötü bir şey değildir, çünkü gerçekten çaresiz hissettiğiniz bir dönemdir ve eğer benim gibi şanslıysanız etrafınızdaki herkesin sizi ne kadar sevdiğini ve şımartmak için çabaladığını görür ve mutlu olursunuz.
sonra bebek yavaştan ortaya çıkmaya başlar ve artık bir düzen oturtmanız gerektiği gerçeğiyle karşılaşırsınız.
aha dananın kuyruğu burada kopuyor!
çünkü bebekli evde düzen oturmuyor!
artık fiziksel mi zihinsel mi yoksa ikisi birden mi bilmiyorum ama sürekli bir yorgunluk haliniz vardır. ve bu da ev ve diğer işlerle çok fazla ilgilenememenize yol açar. hele çalışan anneyseniz...bir de "iş" vardır bölünmeniz gereken.
işte çiftler en çok bu bölümde hırpalanıyorlar.
önceden tıkır tıkır işleyen bir düzen vardır (tamam pek tıkır tıkır olmasa da göze batmayan bir düzendir ve siz daha enerjiksinizdir bu düzende)
iki kişilik hesapsız bir hayatınız vardı, istediğiniz saatte uyandığınız, dışarı çıktığınız vs. şimdi ise düzen yok ama sürekli programlı olmak zorundasınız, neticede elinizde bir adet uyku saati, yemek saati, bok saati, püsür saati olan bir minik vardır ve sizin yaşam standartınız bu miniğin biyolojik saatinin tıkır tıkır işlemesiyle doğru orantıdadır.
bu arada siz kocanızın sizi anlamadığını, ne kadar yorgun olduğunuzun farkında olmadığını düşünürsünüz, kocanız ise düzene takmış ve düzen kurulmasının ne kadar mühim olduğunu düşünür ve neden kurulamadığını merak eder. ve her ikiniz de sonsuz haklısınızdır!
işte yazının başında bahsettiğim "kalabalık" burada çok ama çok önemli. aslında kalabalığın tamamı değil de bu kalabalıktaki iki tane kadın çok önemlidir ve onlar sizin ve kocanızın canıdır.
anneler!
eğer şanslıysanız, her ikisi de size bu düzen kurma yolunda sonsuz yardım ederler ve ağır aksak da olsa bir düzeniniz olur.
eğer şanslıysanız, evdeki tartışmalarda olaya tarafsız bakarlar ve sezarın hakkını sezara verirler.
eğer şanslıysanız, torunlarıyla vakit geçirmekten çekinmezler ve size tekrar bir çift olduğunuzu hatırlatan anlar verirler.
sizi bilmem ama ben son iki buçuk seneme baktığımda; üzüldüğüm anlar oldu, kırıldığım anlar oldu, kimse beni anlamıyor diye düşündüğüm anlar oldu, evet, ama totalde ben çok şanslıydım! herkes yardımcı olmak için çabaladı, anneler bir kere bile bir isteğimi(zi) geri çevirmedi. yangınlar oldu belki ama yangına körükle giden olmadı, çok şükür. Allah her ikisinden de razı olsun, ikisinin de hem benim hem oğlumun hem de kocamın üzerinde emeği büyük şu son iki buçuk yılda.
herkes çocuğun her evliliği azıcık ya da fazlasıyla ama illa ki sarstığını söyler. çünkü o güne kadar iki kişiydiniz ve bir anda ne kadar "kalabalık" olduğunuzu fark ediyorsunuz. aslında ne kadar geniş bir aileye sahip olduğunuzu..ve bunu yönetmek çok zor.
umarım siz de benim gibi şanslılardansınızdır. kendinizi şanssızlardan görüyorsanız, maalesef önerebileceğim bir çıkış yolu yok. ama duruma biraz uzaktan bakın ve konuşun. ne hissediyorsanız, ne hissettiriliyorsanız anlatın. başka türlü bir çözüm gelmiyor benim aklıma.
aşk güzel şey, aşık olduğunla evlenmek güzel şey, çocuk muhteşem bir şey ama bir de bu yanı var. herkese kolaylıklar! :)
25 Şubat 2016 Perşembe
ses kayıt cihazı
ohoo epey olmuş yazmayalı bilogcan..
nerden başlasak?!
arin baya baya konuşmaya başladı. ses kayıt cihazı gibi her lafı taklit ediyor. mesela benim sayemde çok güzel "ohaa" ve ".iktir" diyordu geçenlerde, neyse ki unuttu! evet, aynı zamanda balık hafızalı :)
yanında konuşurken oldukça dikkat etmeye çalışıyoruz çünkü cidden hemen kapıyor. bazılarını çok düzgün bazılarını ise kendine özgü bir dilde söylüyor. mesela yukarıda bahsettiğim iki küfürü çok düzgün söylerken "göbek"e "gögek" diyebiliyor :)
salonun ışığını açıp kapatıyor, "akııııç" "kapalı"
şişeleri kapıp getiriyor, "içiiiiym?"
kapaklı birşeyler buluyor, "açıyyym?"
yüksek bi yerlere oturmak istiyor, "otturttuy"
yemek bitiyor, "doooydum!"
topları görüyor, "pooot!"
beni görüyor, "aşııııaaaak!" <3
çok tatlı oldu len konuştukça, iyice ballandı :)
üç gündür eve geldiğimde boyunun eriştiği bir yerime (bacağım, göbeğim falan) muck diye bi sesle dudaklarını değdiriyordu. öptü mü öpmedi mi anlayamıyordum, sonra kucağıma alınca muck diye burnumu öptü! hemen babasına koştum "öpüyooo yaa vallahi öpüyooo öptü beniii!" diye çığırdım, tabii şahit olmadığı için inanmadı. sonra dün akşam yine eve gelince bacağımı öptü, "bak vallahi öpüyo bu çocuk, öğrendi" dedim. aras da kucağına aldı "öp oğlum babayı" dedi şak diye öptü babasının yanağından. şimdi aras ilk onu öptüğünü iddia ediyor, ben de ilk beni :)
çocuk büyütmek ne garip. yıllardır konuşuyoruz, öpüyoruz mesela artık bunları kanıksamışızdır diye düşünüyoruz ama hala bir insanın bütün bunları ilk defa yapışına şaşırıyoruz, seviniyoruz. aslında hayatımız boyunca yaptığımız her şey, geçtiğimiz her aşama ne kadar önemliymiş bilogcan, insan çocuğu başardıkça, yaptıkça anlıyor...
nerden başlasak?!
arin baya baya konuşmaya başladı. ses kayıt cihazı gibi her lafı taklit ediyor. mesela benim sayemde çok güzel "ohaa" ve ".iktir" diyordu geçenlerde, neyse ki unuttu! evet, aynı zamanda balık hafızalı :)
yanında konuşurken oldukça dikkat etmeye çalışıyoruz çünkü cidden hemen kapıyor. bazılarını çok düzgün bazılarını ise kendine özgü bir dilde söylüyor. mesela yukarıda bahsettiğim iki küfürü çok düzgün söylerken "göbek"e "gögek" diyebiliyor :)
salonun ışığını açıp kapatıyor, "akııııç" "kapalı"
şişeleri kapıp getiriyor, "içiiiiym?"
kapaklı birşeyler buluyor, "açıyyym?"
yüksek bi yerlere oturmak istiyor, "otturttuy"
yemek bitiyor, "doooydum!"
topları görüyor, "pooot!"
beni görüyor, "aşııııaaaak!" <3
çok tatlı oldu len konuştukça, iyice ballandı :)
üç gündür eve geldiğimde boyunun eriştiği bir yerime (bacağım, göbeğim falan) muck diye bi sesle dudaklarını değdiriyordu. öptü mü öpmedi mi anlayamıyordum, sonra kucağıma alınca muck diye burnumu öptü! hemen babasına koştum "öpüyooo yaa vallahi öpüyooo öptü beniii!" diye çığırdım, tabii şahit olmadığı için inanmadı. sonra dün akşam yine eve gelince bacağımı öptü, "bak vallahi öpüyo bu çocuk, öğrendi" dedim. aras da kucağına aldı "öp oğlum babayı" dedi şak diye öptü babasının yanağından. şimdi aras ilk onu öptüğünü iddia ediyor, ben de ilk beni :)
çocuk büyütmek ne garip. yıllardır konuşuyoruz, öpüyoruz mesela artık bunları kanıksamışızdır diye düşünüyoruz ama hala bir insanın bütün bunları ilk defa yapışına şaşırıyoruz, seviniyoruz. aslında hayatımız boyunca yaptığımız her şey, geçtiğimiz her aşama ne kadar önemliymiş bilogcan, insan çocuğu başardıkça, yaptıkça anlıyor...
11 Şubat 2016 Perşembe
birdenbire
arincim canım..
bu aralar neden bu kadar koşturmaca halinde olduğumuzu ve neden bazı günler uzun süre ayrı kaldığımızı merak ediyorsundur. açıklayayım bebeğim..
geçen cuma günü birdenbire sadık dedeni kaybettik. aniden..sen daha çok küçüksün anlatsak anlar mısın bilmiyorum ama sanırım anlatmamamız en doğrusu şu an..ya da bilmiyorum..yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun farkındasın ama aslında..
büyüyünce ölüm ile ilgili sorular sormaya başlayacaksın her çocuk gibi. ölenlere ne olur diye merak edeceksin. bir yerde sanırım bir blogda okumuştum; ölenler güzel anılara dönüşüyorlar oğlum..deden de bizlere güzel anılar bıraktı ve gitti..
çok fazla hatırlamayacağına üzülüyorum..onlara gittiğimize beraber tur atmaya çıkardınız bazen, bir de birlikte resim yapardınız, sen boyardın o yanında otururdu..bizim geleceğimiz zaman balık tutmaya giderdi, sen taze boğaz balıklarını deden sayesinde yedin oğlum..
hatırlamayacaksın, biz anlatacağız, öğreneceksin..
seni çok severdi, sana çok düşkündü, sen de onu çok severdin..bil oğlum..
Allah sana uzun, sağlıklı ve mutlu bir ömür versin kuzumm..
bu aralar neden bu kadar koşturmaca halinde olduğumuzu ve neden bazı günler uzun süre ayrı kaldığımızı merak ediyorsundur. açıklayayım bebeğim..
geçen cuma günü birdenbire sadık dedeni kaybettik. aniden..sen daha çok küçüksün anlatsak anlar mısın bilmiyorum ama sanırım anlatmamamız en doğrusu şu an..ya da bilmiyorum..yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun farkındasın ama aslında..
büyüyünce ölüm ile ilgili sorular sormaya başlayacaksın her çocuk gibi. ölenlere ne olur diye merak edeceksin. bir yerde sanırım bir blogda okumuştum; ölenler güzel anılara dönüşüyorlar oğlum..deden de bizlere güzel anılar bıraktı ve gitti..
çok fazla hatırlamayacağına üzülüyorum..onlara gittiğimize beraber tur atmaya çıkardınız bazen, bir de birlikte resim yapardınız, sen boyardın o yanında otururdu..bizim geleceğimiz zaman balık tutmaya giderdi, sen taze boğaz balıklarını deden sayesinde yedin oğlum..
hatırlamayacaksın, biz anlatacağız, öğreneceksin..
seni çok severdi, sana çok düşkündü, sen de onu çok severdin..bil oğlum..
Allah sana uzun, sağlıklı ve mutlu bir ömür versin kuzumm..
5 Şubat 2016 Cuma
aklımı tutamadım kafatasımdan uçtu uçtu!
gün geçmiyor ki evimizin henüz boyu bir metreyi geçmemiş sakini benim aklımı başımdan almasın!
hee, arin'den bahsederken dünyanın en uzun zincirleme isim tamlamasını kurdum :)
arinovski sabahları yeni bir huy edindi. sabah altı gibi uyanıyor, yatağından inip bizim yatağımıza geliyor ve yaklaşık bir saat kadar da bizimle uyuyor (kalpkalpkalp)
ben yatağından her inişini parkenin çıtırdaması sebebiyle duyuyordum ancak bu sabah duymamışım. bir uyandım, ballı böreğim gelmiş yatağın yanına, benim elimi tutmuş cici cicii diye seviyor! ay bayılaaazaaam aklıma geldikçe!!!!! (kalpkalponmilyonyüzkerekalp)
şimdi anne olanlar erimiştir zaten ama anne olmayıp da bunu okuyan varsa şöyle tasvir edeyim nası bişi olduğunu:
hani sevgiliniz, içindeki romantik ölmeden önce sizi öpe koklaya uyandırırdı ya sizin de içinizde kelebekler meksika dalgası yapardı hani, heh işte yavrucuklarım o hissi onbişnbeşyüzmilyonsekizonaltımilyarkattrilyon ile falan çarpın yine de aynı hissi yakalayamazsınız, öyyyyle de muhteşem! :)
ya nası seviyorum belli değil! <3
hee, arin'den bahsederken dünyanın en uzun zincirleme isim tamlamasını kurdum :)
arinovski sabahları yeni bir huy edindi. sabah altı gibi uyanıyor, yatağından inip bizim yatağımıza geliyor ve yaklaşık bir saat kadar da bizimle uyuyor (kalpkalpkalp)
ben yatağından her inişini parkenin çıtırdaması sebebiyle duyuyordum ancak bu sabah duymamışım. bir uyandım, ballı böreğim gelmiş yatağın yanına, benim elimi tutmuş cici cicii diye seviyor! ay bayılaaazaaam aklıma geldikçe!!!!! (kalpkalponmilyonyüzkerekalp)
şimdi anne olanlar erimiştir zaten ama anne olmayıp da bunu okuyan varsa şöyle tasvir edeyim nası bişi olduğunu:
hani sevgiliniz, içindeki romantik ölmeden önce sizi öpe koklaya uyandırırdı ya sizin de içinizde kelebekler meksika dalgası yapardı hani, heh işte yavrucuklarım o hissi onbişnbeşyüzmilyonsekizonaltımilyarkattrilyon ile falan çarpın yine de aynı hissi yakalayamazsınız, öyyyyle de muhteşem! :)
ya nası seviyorum belli değil! <3
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)